Ferahlık tebdil-i mekânda mıymış; yoksa …

İki hafta kadar önce Tekerlekli Sandalye Tenisi Türkiye Şampiyonası için Ankara’daydım. “Ankara soğuk olur şimdi, gelmeyeyim ben.” demeye çalıştım ama pek razı görünmedi annem, kırmadım ben de. Şubatın 13ü çıktık İzmir’den. Gece yarısına doğru vardık Ankara’da kalacağımız yere. Zaten ertesi gün direkt başladı turnuva. Kardeşimin de oyunculardan biri olması sebebiyle her sabah erkenden tenis kulübüne gidip, akşam tüm maçlar tamamlanana dek kortlarda geçirdik vaktimizi.

Başlarda sıkıcıydı benim için. Çünkü normalde etrafınızda hiç yoksa, engelli insanların olduğu ortamlarda kendinizi farklı davranmak durumunda bulabilirsiniz, kontrolsüz bir şekilde. Normalin dışında olduğunu düşünürsünüz durumun. Ama ailesinde bir engelli olanlar, engelli komşusu, sınıf arkadaşı vs olanlar bilirler ki yürüyememek de en az yürüyebilmek kadar doğaldır. Otobüse binip bir yere gitmek göründüğünden daha zordur. Taksi şoförleri, tabir-i caizse, çok ‘odun’ insanlar olabilir. Bizlerin algıları ‘rampa’lara ve ‘olmayan rampa’lara aşırı duyarlıdır. Ve engelliler de en az engelli olmayanlar kadar normaldir. Ve hatta sayılarda bir oynama olduğunda, bazen kendinizi anormal hissedebilirsiniz engelli olmadığınız için.

Bu ve benzeri bir sürü nedenden ötürü, hiç değişiklik olmadığını düşündüm önce kendi adıma. Sabahın köründe kalkıyordum bir de, “iğrenç”! Tatil miydi, neydi anlayamamıştım. Öğle vakti organizatörler ne ayarlamışsa, ne bulursak doyuruyorduk karnımızı. Ve nedenini anlayamamışımdır ama, bütün gün oturup, maç izleyip, akşam eve yine yorgun argın dönüyorduk. İki gün boyunca somurttum. Evet, tam anlamıyla böyle. Hayatım iğrençti. Sınavlardan çıkıp gelmiştim. Akademik takvimimizin dengesizliği yüzünden, herkes tatildeyken ben neredeyse bir ay boyunca bir orada, bir burada sığıntı gibi yaşamıştım. Sadece üç gün süren sınav dönemimde anlamsız stresler yaşayıp, bir akşam baş ağrısı, bir gece yüz kaslarımın tamamına yayılan tuhaf bir ağrı ve dört-beş gün boyunca uykusuzluk çekmiştim. Zaten bu bölümden de nefret ediyordum. Hepsinin üstüne, “Sınavlar nasıldı?” dersen, “Hiç sorma.”ydı.

Turnuvanın ikinci, Ankara’ya gelişinse üçüncü günü sabahı, yine böyle somurturken, engeli çok da ağır olmayan (en azından sandalye kullanması gerekmiyor, kardeşimin sandalyesi var) Muharrem ‘abi’m geldi, “Yakışmıyor bu güzelliğe bu somurtma” kıvamında laflar etti tatlı tatlı. Devamında maç izlerken benzerlerini ve biraz sinir bozucu versiyonlarını annemden de dinledim tabi. Ona ters ters cevaplar vermiş olabilirim , evet yaptım. Ama içimden mantıklı düşünmeye çoktan başlamıştım.

Sahip olduğum şeyleri, hayatta zorlanmadan halledebildiğim işlerimi düşündüm. Kendi başıma bir şehirde hayatımı devam ettirebilişimi… Ve buraya yazmadığım daha birçok şeyi.

Hayatta herkesin bir parça zorluk yaşaması, doğanın kanunu sanırım. Kimimiz kendi zorluğumuzun en büyüğü olduğunu düşünebiliriz, ki bu da normal. Ben de bir yazı kaleme almama sebep olabilecek kadar ciddi, o kadar içime işlemiş şekilde düşündüm bazı şeyleri, ama hâlâ isyan edip durmuyor muyum hayatıma? Ediyorum. Ama yine de, arasıra durup düşünüyorum, artılar mı fazla eksiler mi? Hepimizin zaman zaman bu kıyası yapması yerinde olur gibi geliyor bana.

Sahip olduklarımızı farketmenin  belli bir zamanı yok. Tamamen bizim kontrolümüzde. Hiç olmazsa arada bir hatırlayalım, hatırlayabileceğimiz, ulaşabileceğimiz yerlerde olsunlar.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s