Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok!

Yığılmış katmanlarla, katmanlaşmış hatıralarla, hatırlanan ve hatırlanmayan anlarla, an’ın gerisi, ötesi ve arası, derinleşen-sığlaşan-matlaşan-canlanan, önündeki her şeyi içine alıp büyüyerek “vakteden” zaman. Tüm hareketi esnasında ne de çok gürültü çıkarıyor. İçine kattıklarını gürültüsüyle uyuşturup, yapışkan, birbirine geçmiş, madde veya öz veya biçim veya ruhundan arındırılıp, tek bir evrede donmuş bir hale getiriyor. Ve “tarih” diyor kendisine, bu evreye. Gökkubbeyi dolduruyor tarihin gürültüsü ve yerküreyi dolduruyor miskin fakat en küçük bir kıpırtıyı kaçırmayan devinimi. Ve sonra bir an! Tüm evren bir an için “duruyor”. Bir bebek doğuyor bu çılgınlığın içine. Ve tarih yavaşça kulağına fısıldıyor:

Gökkubbe altında söylenmemiş söz yok.

Ve o çığlık! Dört bir yandan hengame katlanarak devam ediyor. Tarih, açgözlülüğünün doruklarına ulaşıyor. Yeni zaferinin çılgınlığıyla hareketleri bile serileşiyor, daha hızlı akıyor. Daha hızlı uyuşturuyor. Daha hızlı tüketiyor. Ve daha hızlı tekerrür ediyor.

Çığlığın sahibi unutuyor günler geçtikçe, o ilk bilgiyi. Hayran kalıyor yaşamakla ilgili bulunan tabirlere. Savrulmak mesela, çarklar arasında dönüp durmak. Her birinin şiirselliği kulaklarını dolduruyor. Tarihin gürültüsü, geceleri uykuya dalma anında bir anlık fark ettiği bir uğultu olarak kalıyor. Tarih katmanlarını biraz daha açıyor rüyalarında. Ayıkken geliştirdiği savunma mekanizması olan mantık, rüyalarında geçerliliğini kaybediyor. Dev yığınlar görüyor, çürüyen. Ve uçan karıncalar, birbirlerine şiirler söyleyen. Dizlerine kadar mürekkebe bulanıyor. Şaşıramıyor bile kıpırdayamadığına. Mürekkep bataklığı daha içine almadan nefesini kesiyor. KESTİK!

–          Abicim nefesi kesiliyor diyor, koyvermesene. Sen çabalıycan, ama nefesin zorla kesilcek.

Koyveriyor kendini bataklığın içine. Karıncalar kahkaha atmaya başlıyor. Gözlerinden yaşlar geliyor karıncaların. Ne kadar susadığını fark ediyor. Ve kokuyu fark ediyor. Koku gözlerini yaşartıyor. Gözlerinden mürekkep boşalıyor. Titremeyle birlikte ellerini buz kesiyor. KESTİK!

–          Tamam abicim, yeter bu kadar süründüğün. Şimdi dalı uzatın arkadaşa.

Sürünerek çürümek vardı aslında yığınların arasında. Madem bir yenisi eklenmiyor, çürümeye yüz tutmuş harfleri tekrarlamak hayatta tutmaz mıydı en azından? Çok derinlere bile inmeden, yığının yüzeyini biraz eşeleyip bir şeyler bulunurdu belki de. Belki birkaç uçan karıncayla arkadaş olunabilirdi. Yahut birkaç ölçek mürekkep günde üç kere aç karına yudumlanırdı.

–          Dal diyorum, nerde kaldı?

Dalıyor bedenini tarihin gürültüsü. İlk çığlık hatırlanır mı? Hatırlıyor. Tüm bu çılgınlığın nasıl da bir an olsun durakladığını hatırlıyor.

–          Ey tarih! Madem yeni yok diyorsun, al sana yeni!

Gökkubbe altında söylenmemiş tüm sözler, müziğe kesiyor.

–          Hiçbir şey yeni değil, müzik hariç!

Tarihin gıcırtılı devinimi bir kere daha donuyor. Sonrasında devinim hızlanabilir, vaktediş çoğalabilir. Fakat artık uyuşturmaya, öğütmeye, savurmaya hali yoktur. Tarih yenilmiyor. Fakat güzelleşiyor herkesin kendi tarihi: söylenmemiş sözlerin yeniye kesmesiyle.

–          Kestik!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s