Su muydu Akıp Giden, Zaman mı?

“Gizli bahçenizde

Açan çiçekler vardı,

Gecelerde ve yalnız.

Vermeye az buldunuz

Yahut vaktiniz olmadı.”  (B. Necatigil)

Kalemim yetecek mi ifade etmeye hiç bilmiyorum, ama bahsetmek istediğim kocaman, uzayımsı, hudutlara sığmaz; ayrıca benim hayal dünyamda yusyuvarlak olmak suretiyle cisme dökülmüş bir şey var ki, bugünlerde adına ‘zaman’ diyoruz.

Yusyuvarlak da dedim ama, tam da bu paragrafa nasıl başlasam diye düşünürken, gözümün önünde evrilip çevrilip aldığı hali görsen aklın şaşar. Çünkü artık zamanın binbir köşesi var. Her biri ayrı dünya, ayrı alem olan bu köşelerden, belki birkaçını, belki de sadece birini konuşacağım seninle şimdi. Çünkü biliyorsun, yuvarlakken de, binbir köşeliyken de kapalı bir geometrisi olduğunu varsaydığımız zaman, söz konusu bizim yaşamlarımız olduğunda ışınsal bir kavram haline geliyor adeta; başı var ve sonu şimdilik belirsiz. Al zamanı eline, tut herhangi bir köşesinden ve kır. Düzelt biraz da sonra, oyna elinde. İşte aynı bu şekilde doğrusallaşıyor zaman ve şimdi başlangıç sandığın nokta aslında bir köşe. O yüzden, şu an sahip olduğum tek bir köşe var ve ancak o köşeden görebiliyorum zamanı.

Cümlelerdir gevelediklerimi boşver ya da; hepsi topu topu şuraya çıkıyor çünkü; zaman ilerledikçe nasıl da değişiyorum ve sen ne kadar değişiyorsun zamanla. Zaman ne kadar değiştiriyor insanı!

Hatırlar mısın bilmem, gerçi unutmak ne mümkün; hayatının uzunca bir döneminde deneme sınavlarıyla, optik formlarla, optik formun halkalarını daha hızlı karalamaya yarayan hiper-kalın-uçlu-kalemlerle(ki bu toplumsal bir trajedi), matematiğe çevrilmiş resim, müzik dersleriyle, belki saatlerce üzerinden kalkılmadığından sebep uyuşmuş organlarla, sen çalışırken eve kabul edilmeyen misafirlerle ve benzerleriyle uğraştın, durdun. Bir de, insana katması gereken tek değer, üniversiteye giriş sınavında alınması beklenen o yüksek sayısal değermiş gibi, sınava bir ay, iki ay kala raporsuz izinli olduğun okulunla. Bu süreci kaçımızın psikolojisi hasarsız atlatabildi, hiç bilmiyorum. Aslına bakarsan bilmek de istemiyorum. Sonuçta deve kuşu diye bir şey var ve çizgi filmlerde ‘kafasını’ hep yere gömer. Bir deve kuşu kadar olamayacak mıyız?

(Bazen sanki ben kalemi tutmuyorum da, kalem beni tutuyor. Sana da oluyor mu? Çünkü şu an nereye doğru yol aldığımı inan bilmiyorum.)

Sonra, o uğrunda hayatının en önemli dönemlerinden birini tüm benliğinle seferber ettiğin üniversite başlıyor.  Ne olduğunu bir seneye kadar anlıyorsun. Değmiş mi, oraya hiç girmiyorum bile. Yine bir yoğunluk, yine o hengame… İnsana hiç bitmeyecekmiş hissini, korkusunu yaşatan çılgınca bir mücadele. İyiden iyiye kaptırıyorsun. Kendini akışa bırakıyorsun farketmeden, herşeyin kontrolünde olduğunu zannederken.

Belki de şimdiye kadarki en büyük yanılgımız burada oluyor. Bulunduğun noktanın devamında seni bekleyen hayat, o ‘gelecek’ dediğin şey, seni çok ‘taze’ görüyor karşısına dikildiğinde, çok ‘toy’. Kendince büyütmeye başlıyor seni, hamur misal yoğuruyor. Taşları üst üste dizerken inşa ettiğini sandığın ‘gelecek’, aslında sana o taşları dizdiriyor. Ve buna sebep de sensin. Ta nerelerde kaldı geçmişinde hatırlamasan da, ipleri onun kontrolüne verdiğinden beri, sen zamanı yaşamıyorsun; zaman seni ‘yakıyor’. Kavuruyor adeta. İçine kapatıyor. Kabuklarını örüyorsun aslında taş taş etrafına. Dışarıdan baktığında kendine, gördüğünü sandığın o taze, açılmamış gül goncası, ne su bulabiliyor, ne güneş. Bür süre bekledikten sonra öylece, içten içe kurumaya, solmaya başlıyor. Yaprak yaprak açmak, mis kokmak, hayran kalınan olmak artık çok uzaklarda. Sana bakan bir çift gözde bırakabileceğin yegane güzel etki, bir ihtimal, umut oluyor; henüz açmamış da olsa, istikbalinde göz alıcı bir gül kendisini bekleyen bir tomurcuktan beklendiği kadar.

Belki, diyor insan, ancak yansıtmaya muktedir olabildiğim o umutla, benim yapamadıklarımı bir başkası yapar. Belki, diyorsun, benim hiç açmadan solmamla, başka tomurcuklar güllere çalar. Çünkü, diyorsun, zaman aslında yuvarlak. Sonunu başıyla birleştirince öyle oluyor yani. Ve sonu başına varıyor aslında zamanın. Çünkü kimisi zamanı gelsin diye samanı saklıyor, kimisi kumbarasında biriktiriyor zamanı. Gel zaman git zaman olgunlaşırken beriki, öteki zaman öldürüyor. Ve belki ben bu yazıyla zamanını alıyorum ama bir yerlerde kesilme korkusuyla horozlar hep tam vaktinde ötüyor.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s