Yağmur

Peşinden koşulan mükemmellikler vardır hani. Ulaşmak için ömür tüketilen mükemmellikler. Hani bazen elde de edersin o peşinden koştuğun “m”yi, eğer şanslıysan. Ama… bu nasıl söylenir? Mükemmel bile bazen mükemmel değildir. Farklı bile değildir diğer mükemmelliklerden. Sanki senin kılacak bir farklılığa ihtiyacı vardır da o eksiktir. Bilmem bileniniz var mı…

Mükemmeli bile farklı kılacak bir şeylere ihtiyaç duyar bazen insan. Mükemmel sadece kelimedir, yaşam değildir. Aslında mükemmel var bile değildir. Mükemmel gerçekten mükemmel değildir bazen… Ulaşılmazda denersin şansını, ama ulaşılmaz her zamankinden daha uzaktır, daha anlaşılmazdır. Aslında öyle zamanlarda deseler ki “ulaşılmazı erişilir kılacak olanı bulduk” o bile çekici gelmez inanın, sanki dünya boştur, sanki dünya dolu olması gerekirken boştur işin kötüsü. Her şey saçmadır, hiçbiri mantıklı değildir.
Ve sonra…
Şimşek çakar. Ve…

Yağmur yağar.
Bütün inatlara, bütün inanılmazlıklara, bütün isteklere -anlamlı ya da anlamsız- her şeyin, herkesin üstüne yağmur yağar.

Yağmurda bulursun, aradığın, belki de unuttuğun farklılığı.
Yağmur, yağmur ki toprak kokusudur.
Hem de kişiye özel…
Sadece sen alırsın o bahsedilen yerin toprağının kokusudur, senin için taa uzaklardan gelmiştir.
Bazen senelerce turladığın amaçsız (kime göre neye göre) yolunkidir, bazen ilk ıslandığın yerin…
Kendini ilk hatırladığın yerden gelir bazen, köklerini hatırlatmak istercesine…
Denizde yağan yağmurdur bazen. Denizde de toprak kokusu olur, olmaz demeyin. Çünkü toprak kokusu da yağmur gibidir biraz, ihtiyaç duymaz yere ve zamana. İstendiği yere -eğer yeterince içten istersen- gider…

Memleket hasretidir bazen, kırmızıdır. Acı acı kalır tadı dilinde…
Hatırlattığı için kızarsın bazen yağmura, bazen de şükran yaşlarıyla yürürsün yolunda.
Yağmur, gözyaşı tadıdır öyle zamanlarda. İçten gelen, bütün duvarları yıkan bir nehrin önündeki seti yıkan ufak bir kum taneciği gibidir. Farkına varmadan ne kadar çok şeyi içine attığını düşünürsün, yağmur seni sırılsıklam ederken… Yağdıkça yağmur üstüne, sanki düşüncelerin-duyguların da bir bir kendilerini açığa vururlar, saklandıkları derinliklerden taptaze ve köklü olarak sunarlar sana kendilerini. Ne kadar mutlu olduğunu fark edersin ve hiçbirini neden söylemediğini düşünürsün hemen arkasından. Neden bütün mutluluklarımı paylaşmadım, dersin kendi kendine ve pişmanlık gelir hemen arkasından, en derin köklü olanı da odur belki…

Pişmanlıkla geçen tek an mutluluklarını paylaşmadığın değildir, pişmanlığın başka bir çeşidi de yağmuru ve geceleri paylaş(a)mamanın hüznüdür. Gecelerinin çoğunu beraber geçirdiğin insanlarla gerçekten hissettiklerini de ekleyerek gecenin senin için anlamını paylaşamama pişmanlığı kaplar yağmur bulutları şehri kaplarken… Sanki senin içine yağar yağmur. Derinlere işleyip oradaki bütün yuttuklarını çıkarır, yepyeni filizlenen fidanlar gibi. Farkı mı? Bu fidanlar yılların birikimidir, aynı buzdağları gibi üstte görünen kısımları, alttakilerin yanında devenin kulağına tünemiş pire gibidir. Neler yoktur ki o gecelerde, izlenen filmler, konuşulan, ağlanan hikâyeler… Yanlış anlaşılmasın geceler her zaman acılı değildir. Hatta çoğunlukla gülüşün fazlalığından, kahkahalardan sızar gözyaşları gözlerden…

Bütün bunlardan ayrı tutmak gerekirse eğer, nefessiz kalana kadar yazmaktır bazen yağmur.
Kendini bulmak…
Kendini tam bıraktığın, kendinden tam “vazgeçtim” dediğin anda, tam kaçtığına gerçekten inandığın anda aynada gözlerinin içine bakmak…
Yansımanın sana gülümsüyor oluşu…
Kendi gülüşünde kendi yaşamını görmek… Kendi gülüşünde yaşamını görmek…
Mükemmeli görmek kendi gözlerinde görmek…
İşte! Arayıp da bulamadığın, isteyip de göremediğin, esas farklılık budur.

Mükemmellik, bir çift gözde, bir simitçinin haykırışlarında, deniz kenarındaki martının sesinde, yoldaki kedinin dişlerinde, asma yapraklarının arasına saklanmaya çalışan üzüm salkımlarında, o üzüm salkımlarının arasına saklanan güneşte, askıya asılan çamaşırları tutmaya çalışan mandallarda, yollardaki çakıllarda, misket oynayan çocukların gözlerinde, pazar arabasının tekerleklerinin çıkardığı gürültüye eşlik eden dudaklarda, perde arasından giren böcekte, şarjı biten bilgisayarda , müziğin tınısında, güzel bir anıda, dondurmanın üstüne inatla dökülen kısmında, biten saat pilinde, suyun son yudumunda, bembeyaz duvardaki kırmızı uğur böceğinde, nazar boncuğunun ortasındaki siyah noktanın tam ortasında kalmış pembe lekede, ve son olarak günün ortasında aniden bastıran yağmurun altında sırılsıklam kendini bulmaktır, mutlu…
Başka mükemmellik aramaya gerek var mı?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s