Tatile Dair

Geçenlerde kaçıp da gittiğim bir televizyon programında tatil üzerine hasb-ı hâl ettiler. Diyorlardı ki:

“Son zamanlarda moda oldu: Aylar öncesinden tatile hazırlanıyorlar. Bir haftalık. Ama öyle bir odaklanıyorlar ki tatile, tatil dışında kalan bütün hayatımız bir kenara konuluyor. Yani o üç gün muhteşem geçsin isteniliyor. Ve o bir hafta sonunda şu oluyor: “Tamam hayatımı tamamladım. Artık dönebilirim.” Nereye? Üzerinde çok durulmayan hayata. Üzerinde çok durulmayan hayat dediğin, beş gün kaçtıysan üç yüz altmış gün.
Aşırı stres altında maça çıkmak gibi oluyor bu tatil de. Bu stresle maçın kazanılamaması gibi o tatil de yaşanılamıyor. Ne yapabileceksin ki o üç beş günlük tatilde. Ne yapabilirsin ki geriye kalan o üç yüz altmış gününü kurtarasın?
Zaten tatil, hayatının tek anlamlı bölümü olursa, orada stresin olmaması mümkün değil. Bu yüzden de tatil biterken tekrar tatile ihtiyaç duyuluyor.
Tatil modern insanın bir tür sarhoşluğu gibi. Ama öyle bir sarhoşluk ki, hep sarhoşluklara ihtiyaç duyuluyor.
Ben anlamıyorum. Hayatımızın en anlamlı şeyi tatillerimiz ise, yalnızca o tatillerde mutlu ve huzurlu oluyorsak biz zaten kaybetmişiz, yenilmişiz.
Burada kaybettiğimiz bir hayat varsa onu başka bir yerde nasıl bulabiliriz? Yani üç yüz altmış günü kaybediyoruz. Kaybettiğimizi beş günde nasıl bulabiliriz?
Üç yüz altmış gün. Hayat yok gibi orada. Issız orası.
O zaman zannediliyor ki üç yüz altmış gün tatil olsun. Hayır. Üç yüz altmış gün hayat olsun. Üç yüz altmış günün kendisini, güzel, mutlu sevdiğimiz hâle getirmezsek; bu alan bizim için iyi olmayacaksa beş gün iyi olmuş ne yazar?
O üç yüz altmış gün de beş günün hayaliyle geçiyor aslında. Oraya bir yolculuk halinde geçiyor yani.
Sonra kahvaltı bile kötü oluyor. Atılan her adım kötü oluyor. Tüm yıl kötü geçiyor yani.”

Ne kadar da doğru tespitler. ‘Sistemin kölesi’ denilen şey bu olsa gerek. Geriye baktığım zaman yalnızca tatilleri hatırlıyorsam eğer bir yerlerde yanlışlık var demek ki. Bütün yıl kendim için yaşamamış, sistem için yaşamış oluyor; sistemin gerekliliklerini yerine getirip ‘Yap!’ dediklerini yapıyor, ‘Unut!’ dediklerini unutuyorum demek ki. Ve bu sistemin bana unutturduğu en büyük şey ‘ben’ oluyor galiba. Ki ‘ben’ kavramını hayatımızdan attığımız zaman geriye kalan şey ‘hiç’ oluyor. O zaman ‘hiç’lik içinde yaşıyor olmaz mıyız?

Tatil için yaşayıp, tatil dışında ölüyorsak bu şu anlama gelmez mi: Yıl içerisinde artık ‘ben’ yokum. ‘Özüm’ yok, sistem ne derse ben o’yum. Benim ‘ben’ olduğum bir yer varsa o da tatillerimdir.

‘Ben’i kaybetmek. Aklı ve kalbi kaybetmek. Aklı ve kalbi olmayan insan nasıl tutunabilir? Rüzgârda savrulan yaprak gibi, düşüyor olduğu hâlde aşağıya bakıp yüksekte olduğu için övünmek gibi.

Seyyah olmayı unutup, turist olmak gibi.

Peki nedir seyyahlık? Hz. Google’a sorduk bilemedi, seyyah turisttir dedi. Hiç seyyahlık ile turistlik bir olur mu? Google’a bir doz Pir Sultan Abdal önerip Büyük Larousse’nin yanında alıyoruz soluğu (Ne kadar büyükmüş öğrenelim.). Ama önce bir tozunu alıp, elini öpmek gerek büyüğümüzün. Google çıkalı dargın bize tabii.

“Seyyah olmak ne demek Larousse abi?”

Seyyah olmak deyince kafası karışıyor. Önce seyyah’ın anlamına, sonra ‘olmak’ ın anlamına bakıyor.

“ ‘olmak’ı bize bırak abi ‘seyyah’ nedir onu söyle. ‘olmak’ sözlük işi değil. Önce ‘ölmek’, sonra ‘olmak’ gerek, ‘olmak’ı bilmek için.Sana da bana da uzak yani.”

“seyahat, seyfiye, Seyit Feyzullah Efendi, Sezar(Aaa Sezar, Ah Roma!)( ileri gitmişim geri gel.)İşte seyyaaah. Bektaşi ve Mevlevi tekkelerinde işlediği bir kabahat ya da suçtan dolayı cezalandırmak ya da görgüsünü artırmasını sağlamak amacıyla zaman zaman canlara gezme izni verilirdi. Bektaşi tekkelerinde bir canın eline ekmek verilmesi, Mevlevilerde de ayakkabısının ters çevrilmesi ona seyyah verildiği anlamına gelirdi. Bu yollarda kendisine seyyah verildiğini anlayan derviş niyaz eder ve tekkeden ayrılır; başka hiçbir tekkeye de uğramaz, cezası bitince ya ayrıldığı tekkeye ya da bir başka tekkeye dönerdi. Mevlevilikte tekkeyle tümden ilişkisi kesilenler de olur ve bu uygulamaya ‘serü pay’ denirdi.

Gördün mü google, boşa büyük demiyoruz biz Larousse’ye.

Google derdine yansın da, bizim derdimize kim yanacak?

Elimize ekmeği kim verecek, ayakkabımızı kim ters çevirecek?

‘serü pay’ eylemişler hakkımızda derdimizi kim bilecek?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s