Hayat

O

“Hayat yaşandığı kadardır. Ötesi ya hatıralarda bir iz, ya da hayallerde bir umuttur.” 

İnsan bu; doğar, yaşar ve ölür. İlk ve son evre tüm insanlar için ortak bir unsurken, bu ikisi arasına sıkışan dönem, yaşamak; daha karmaşık, girift, efsunlu bir süreçtir.

Doğum ve ölüm, bu ikisine şekil vermek neredeyse imkânsız iken, o yaşamak var ya o, tamamen özneldir.

Büyük bir kalabalık önce doğar.

Bazıları yaşar. Biyolojik anlamda hayatı eksiksizdir. Her gün uyur, uyanır, yer, madden ve manen türlü şekilde kendini tatmin eder, konuşur, günümüzde kendi icadı olan parayı kazanır, harcar, sevinir, üzülür, kısmen düşünür, arkadaşları vardır, ailesi vardır…
Yani yaşar insan ve birçoğuna yeter bu yaşayış.
Doğanın ilahi işleyişidir bu aslında. Kanıksanmış rutinlerle doludur; ekinler ekilir, gök gürler, yağmur yağar toprağın bağrına, başak verir buğdaylar, ekmek yapılır ve nasiplenir Mehmet’le anası. O zerrenin toprakla olan vuslatı, yere düşen her damla umut verir kurda kuşa. Rızkını topraktan alan çiftçi de yağmuru bekler, cayır cayır yanan deli orman da. Göğün yaşı, o küçücük damlalar, bir gün bir olup yine küçücük bir bardakta bir yetimin gönlünün susuzluğunu dindireceğini elbette bilirler.
Yeri gelir yetimin sığındığı şefkat dolu kucaktır su.
Bu sınıf için ab-ı hayat gerçekten sudur, hayatın devamının şartı sudur, insanın geçmişi su üzerinedir ve geleceği bir bardak su uğrunadır.

Zaman geçer, yetim büyür ve bu rutin yaşamına kitapları misafir eder. Yani ‘kısmen düşünme’ yerini artık saf ‘düşünmeye’ bırakmıştır. Düş dünyası okuduklarının elverdiği ölçüde genişler, gelişir. Somut kelimeler arasına düşünmenin ürünü soyut sözcükler girmeye başlar. Öncesinde doğrudan kabullenilen görüşler, izm-ler sorgulanır ve kopya fikirler zaman geçtikçe öznelleşir. Çünkü vekâleten yetim, asaleten insan obskürantizm belasının farkına varmıştır. Bu bilinçle eleştirel bakış bünyeye yerleşir ve dogmalarla süren soğuk savaş yerini kanlı bir çatışmaya bırakır. Savaşı kuran kişinin kendisi haliyle galip gelir ve tek tek yıkmaya başlar kabullenmediği köhnemiş düşünce sistemlerini. Enkazlarından yenilerini kurar, bir başkası tarafından yıkılmayı bekleyen.
Yeni hayali arkadaşlar edinir, yeri gelir konuşur bu çiziktirilmiş harf membalı dostlarıyla. Misal; alır eline Nihat Sami Banarlı’nın “Şiir ve Edebiyat Sohbetleri”ni ve dinler uzun müddet yüzünü hiç görmediği o usta kişiyi. Yer yer susturur onu ve kendisi başlar konuşmaya.
Haliyle su ve ab-ı hayatın mahiyeti de değişmiştir artık.
Kimi zaman aşkla dirilip Hakk’a yönelmeye vesile; gerçek aşktır ab-ı hayat,
kimi zaman sevgilinin dudaklarından dökülen birkaç kelime,
kimi zaman ise Gılgamış’ın rüyası…
Su araçtır,
sofraya düşen balığın yaşam şartı su, insanoğlu için balığın tabakta uzanması için vesiledir.
Kıyam edip Hakk’a durmak için dirlik şartıdır,
iki güzel söz söylemek için dilin dirilik şartıdır,
ilim için kalemin varlık nedenidir,
tabiat için insanın yaşam gayesidir,
insan için tabiata hükmetmenin kuvvet sebebidir.

Bazıları ise bu dopdolu yaşamına sığmaz. Bir süre sonra tipik insan özelliği olan “fazlasını isteme” onu da tesiri altına alır ve ‘düşünmeyi’, ‘düşlerde yaşama’ya sevk eder. Somutlaştırmak gerekirse; bir film vardı: Inception. Ya da bir kitap: Bab-ı esrar. Oradakiler gibi bir şeyi kastediyorum. Somut dünya ile bağlantıyı kesmeden hayallerinin içinde de var olmayı, oraya da hükmetmeyi kastediyorum. Kendi ütopyanızın içinde, kendi eseriniz olan kişilerin arasında kendiniz olmaktan bahsediyorum. Dehşet verici değil mi?
İhsan Oktay Anar bu meseleyi çok güzel açıklıyor:
“Hangimiz düş ve hangimiz gerçek? Düşünüyorum, o halde ben varım. Düşünen bir adamı düşünüyorum ve onun, kendisinin düşündüğünü bildiğini düşlüyorum. Bu adam düşünüyor olmasından var olduğu sonucunu çıkarıyor. Ve ben onun çıkarımının doğru olduğunu biliyorum. Çünkü o, benim düşüm. Varolduğunu böylece haklı olarak ileri süren bu adamın beni düşlediğini düşünüyorum. Öyleyse gerçek olan biri beni düşlüyor. O gerçek, ben ise bir düş oluyorum.”

Burada en önemli mesele, mutlak nokta dengeyi kurmaktır. Yoksa…

“Gülerler adama.”
Velhasıl…

Büyük bir kalabalık önce doğar.

Doğan o büyük kalabalık sonra istisnasız ölür, yaşamış olarak…