Yağmur, yine yeni yeniden…

İnsan agresif müzikler dinleyince yazı da yazamıyor ki…

Hayatımız -en azından tıpzedelerin hayatı- aynı şekilde agresif müziklerle geçiyor çoğu zaman, agresif hayatlarda, agresif zamanlarda. Çoğumuzun anlayışı her konuda farklı; ne müzik zevkimiz aynı, ne hayat görüşümüz. Ama birleştiğimiz tek bir nokta var: “Tıp zor”.

Doğrudur, yanlıştır denemez bu görüşe ama ortak kanaatimiz bu yönde, zira birinci sınıf olsun beşinci sınıf olsun hepimizin başında inanılmaz derecede farklı boyutlarda olsa da artan dertler var. Bazılarımız komite-kurul ne derseniz deyin yetiştirememekten şikâyetçi, bazılarımız birinci sınıftaki derslerin çoğunun gereksizliğinden -biyofiziğin şu ana kadar yaptığı tek şey benim gördüğüm bilim ihtiyacı olanları tatmin etmek, onun dışında henüz biyofizik seven görmedim ben- ve benim gibi dördüncü sınıf mağdurları da muhtemelen staj sınavlarının adaletsizliğinden. Çoğu zaman o kadar vakit yok ki, değil kendini dinlemek, hislerini anlamak; hissetmek bile zaman kaybı geliyor böyle durumlarda. İşte böyle zamanlarda, yağmuru dinliyorum, dinletiyorum…

Yağmur bir başka anlatır insana kendini, duyamadıklarını duyurur çoğu zaman. Konu yağmur olunca bazen aşka dönüşür damlalar, öyle böyle değil, bildiğin aşk yazar yağmurun üstünde. Hani tutabilsen o damlayı seni götürecekmiş gibi o güzel günlere… Geçmişte olanlar olur bazen, bazen sevilen, bazen nefret edilen, çoğu zamansa tutkuyla beklenen olur. Tutkulu damlayı tutamazsın hiç, inat eder kendini camdan atar da tutarsan diğer damlalar gibi yumuşacık, sakince eline konmaz o, yakar biraz canını, eğer keyfi isterse de biraz dinlenir sadece eline… Bazı damlalar hüzünlüdür, anne hasretini anlatır bazen, yumruk gibi düğümlenir boğazına. Yutkunursun, yutkunursun, kurtulamazsın o damladan, tek bir yağmur damlası kalır boğazında. Bazılarıysa yazılan şiirlerin çoğunluğu, yaşanan hayatların mutsuzluğu gibidir ve uyar klasik “yağmur” tanımına, her ne kadar klasik bir yağmur olduğuna inanmıyor olsam da… Ayrılık anlatır o damlalar. İşte o damlaları tutmaya çalışmazsın, gideceği bellidir, gözünden okunuyordur. Tutsan bile, elinden kayıp gidecektir, bir de üstüne üstlük geride iz bırakarak. Ve o damlaların gidişiyle yeni damlalar düşer gözlerine, ama bu kez gökten değil derinlerden, gönülden. Ve tutkulu damlanın yapamadığını yapar bu damlalar, yüreğini yakar geçer.

Yanlış, yağmur damlasıyla gözyaşı aynı şekilde değildir, zira gözyaşı kişiye özeldir, terzi dikimi. Bazen ağlarsın da ağlarsın, açılamaz, daha da kötü olursun, delinmiş gibidir gök, durmayacaktır bu yağmur, ölene kadar yağacaktır belki, belki öldükten sonra bile durmayacaktır. Bazense yaz yağmurudur, yağar geçer. Bazen geçmez, alttan alttan damlamaya, akmaya devam eder kendi içinde, hissedersin ama durduramazsın. Dolana kadar hissetmezsin bazen, taştığı andaysa bendini yıkar geçer, kimse de zincir vuramaz ona. Bazen de geldiğini belli eder, uysal kedi gibi bekler seni ve kendi gözyaşlarını kendin kontrol edersin.

Yağmursa şiir gibidir, tek bir biçimi vardır, 29-30 harften oluşur temelde, birkaç satır, birkaç kıta, belki birkaç sayfa. İş anlamına geldiği zaman karışıyor işler. O otuz harfli senfoni, herkesin farklı anladığı bir tiyatroya dönüşüveriyor birden. Edebiyat derslerini bir kenara bırakın, aynı hissi paylaşmıyorsa o ortamdaki bütün şiir severler, bu hayatın çok yönlü olmasından, daha doğrusu herkesin bir kişiliği olmasından kaynaklanmaz mı? Birinin katili, başka birinin uşağı, başka birininse misafirleri izlediği bir tiyatronun çıkışında, sorulsa taraflara, herkes gördüğünü, görmek istediğini anlatmaz mı? Tamam, illa ki otuz harf vardır, ama boşlukları herkes farklı koymaz mı aralara? Kendi içinde farklı değil midir herkes? Okunan şiir, vurgusu bile kişiden kişiye, andan ana, histen hise göre değişen şiir, anlam olarak değişmez mi? Bir okunduğunda tadı damakta kalan, ama başka bir gün okununca zehir zemberek hissiyle kitabı yakmayı, beyni çamaşır suyuna basmayı istetebilecek kadar değişik açılardan göstermez mi dünyayı… Dünyanı… İstesen de istemesen de o şiirde, o an, çırılçıplak kendini görmez mi insan?

Gökkuşağının renkleri görünmez aslında ne yağmurda, ne karda. Yağmurla güneşi buluşturursanız, görmek istediğiniz rengi görürsünüz, içinizden yansıyanı… İçiniz siyahsa eğer, yoktur aslında güneş ve soğuktur yağmur, üşütür insanı. Gökkuşağı yoktur sizin için, sadece karanlık, düşen damlaların sesi ve ürpertici gece karanlığı… Zaten güneşi olmayan bilmez ki gökkuşağını, rengi arasın. Gökkuşağı yoktur onda, korku vardır sadece, dipsiz, uçsuz, bucaksız bir korku…

Kendi güneşinizseniz eğer, bütün renkler gün yapar içinizde, bildiğiniz altın günü. Hani derler ya gökkuşağının altında bir altın küpü var, işte o altın küpü bu altın küpüdür. Yönlendirir insanı içine… İçindeki altını arayan gökkuşağına, yani yağmura baksın diye. Yağmurun içindeki gökkuşağını arayan önce kendi güneşi olmayı başarsın, başarsın ki gökkuşağını görsün diye. Ama orada da şöyle bir ironiyle karşılaşılır: içindeki güneşi bulan kişinin artık ne altına ihtiyacı vardır, ne de yağmurun içindeki gökkuşağını görmeye. Her ironi de kötü olacak diye bir kayıt yok ya?! Bir tanesi de iyi oluversin 😉

Burdan çıkan sonuç: kitap okumaya vakit yoksa açın rainymood.com’u, en azından rahatlatır…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s