Bağlayıcı

Çanlar çalıyordu beyninde. Saatler gece yarısını göstermesine rağmen uyuyamıyordu. Kafasının en ücra köşelerine saklanan hayaletler gibi hissediyordu şimdi. Hayaletlerini bizzat kendisi -hayal ederek- çoğaltıyor, çoğalmalarından rahatsızlık duyuyor, yorganın altına büzülüyor, sessiz nefesler alıp veriyordu. Korktuğu kendisiydi aslında, kendi hayal dünyası, kafasının uçsuz bucaksızlığıydı.

İnsan böylesine korkak olmamalı. Bir insan, böylesine sessiz, böylesine… Ne için kullanıldığı belirsiz bir zincirin en zayıf halkası… Çoğu zaman halka bile olmamalıydı. Eğer zincirde var olacaksa düğüm noktası olmalıydı, herhangi bir değil, herkesten daha kötü hiç değil.

Hedeflerinin en üstlerde oluşundandı mutsuzluğu da zaten. Bunu biliyordu, fark ediyordu. Gene de aynı davranıyordu. Kendisine bir hedef koyuyor, sonra ne pahasına olursa olsun ona ulaşana kadar peşinden koşuyordu. Hedefe ulaşınca mutlu olacağını sanıyor ama ardından öylesine bir hızla yeni bir hedef geliyordu ki sevinecek vakit bulamadığı gibi sevinmesi gerektiğinin farkına bile varamıyordu. Yeni hedef kapısını çalınca, zaten gelmesini bekliyormuş gibi buyur ediyordu onu da. En güzel yeri ona veriyor, bir dediğini iki etmiyordu. Böylesine bir yarışın içindeydi. Ah bir farkına varabilseydi bu kısır döngünün! Hedeflerinden sıyrılıp yaşadığını az biraz hissedebilseydi. Denemişti, yıllar yıllar önce, her şeyi bir kenara yığıp mutlu olmayı denemişti, mutlu etmeyi bir başkasını. Ama olmuyordu, kendine bile yetemeyen biri, başkasına nasıl yeterdi ki? Böylece her başarısızlığında bizzat kendini suçlu ilan ediyor, olanları -kötü olan şeyleri- kendine hak ettiriyor ve nasıl oluyorsa bir başkasına en ufak bir suçu bile yakıştıramıyordu. Sonra başka bir an geliyor, dünya öylesine çirkinleşiyordu gözünde. Öyle zamanlarda ise en çok kendine yakıştıramıyordu dünyayı, diğerlerinden ayırıp kendini, daha fazlasını hak ettiğini düşünüyordu. Bu gelgitlerinin içinde nerede olduğunu bile anlayamadan, adına yaşamak demek doğru olursa, herkes kadar yaşıyordu o da. Bir an sonrasının getireceği stresi, bir an öncesinin getirdiği pişmanlığa öyle kusursuz bir şekilde bağlıyordu ki, içinde bulunduğu an’ı yaşamayışını kendisi bile fark edemiyordu.

An’lar bitince yalnız kalıyordu. Yalnız kalınca alıyor eline kalemini, bu kez de harfleri bağlamaya başlıyordu birbirine; önce harfleri sonra kelimeleri, çoğaldıkça cümleleri. Adeta bir sanatçı ustalığıyla bağlıyordu -Hatta bu yüzden bağlayıcı derdi bazen kendine-. Ama o da yetmiyordu. Her şeyi birbirine bağlasa da kendisini hiçbir yere bağlayamıyor, bağladığı hiçbir şeyin içinde var olamıyordu. Bu defa varlığına atıyor suçu, “Var olmasaydım…” diye başlayan cümleler kuruyor, kurduğu cümlelerin edilgenliği altında eziliyor ve bırakıyordu kalemi elinden. Sonra yatağına yatıyor ve sessiz bir uykuya dalıyordu; bu günü de öncekilere bağlamak ister gibi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s