Veda

Ağır ağır garajdan çıkan otobüse baktı kadın. İçinde onlarca umut, onlarca kırıklık, hüzün, belki sevinç taşıyan insanlar. Sessizce yürüdüler. Alelade bir banka oturdular. Biri bir ucuna, diğeri öbür ucuna. Sanki araya o küçük boşluktan başka dünyaların girdiği alelade bir banka….

_ Ayakkabıların, dedi adam, yeni mi?

_Evet, sen görmedin.

Nereden görsün ki adam? Sustular… Kadın yavaşça kaldırdı bakışını yerden. Bu veda ağır gelmişti yüreğine. Güneş gözlüklerinin siyah camları altından sızan yaşları gördü adam. Kızdı mı, üzüldü mü anlayamadı kadın. Sadece tek bir kelime duydu:

_Ağlama !

Zaten ağlıyordu kadın. Nereden bilsin ki adam? Elini uzatıp tutmak istedi. Arada dünyalar vardı. Bir düzine kelime daha döküldü adamın dilinden:

_Ağlamak kadınları güzelleştirirmiş. Belki o yüzden bu kadar güzelsin.

_Şimdi gidiyorsun.

_Evet gidiyorum.

_Bir daha görmeyecek miyim seni?

_Görmeyeceksin.

Başını yaslamak istedi adamın göğsüne. Kalbinin sesini duymak… Atıyor muydu acaba hala? İçi acıyor muydu onun da? Yaslasa başını göğsüne, hisseder miydi onun acısını da… Ama arada dünyalar vardı…

_ Sen, dedi adam, beni sevmiyorsun ki. Bakışımı, gülüşümü, konuşmamı seviyorsun, sen beni sevmiyorsun ki !

_ Sen değil misin tüm bunlar zaten?

Asılı kaldı onlarca cümlenin içinde kadının gözyaşları. Tüm bunlar o değil miydi? Kimdi karşısındaki? Kalbindekiyle ayrı adam mıydı konuşan? Nereden anlasın ki kadın? Saatine baktı usulca adam. Aradaki dünyaları bir anda geçip kadına yaklaştı. Yavaşça sarıldı ve son kez fısıldadı:

_Hoşçakal !

-I-

Biraz sonra hareket edecek olan otobüse bindi adam. Onu bekleyen simsiyah gözlere baktı. İşte bu kadın için, bu iki siyah göz için değer, dedi. Ne kadar da parlaktı gözleri. Nasıl da gülmüştü onu görünce. Başka bir kadının acısını sakladığı kalbiyle oturdu pencere kenarına. Başını usulca yasladı kadının göğsüne. Kalbi nasıl da atıyordu: “tik, tak, tik, tak.” Hayat gibi, nefes almak gibi… Başka bir kadının acısı düştü yine de siyah gözlü kadının avuçlarına. Birilerinin kesilen nefesi birilerine hayat oluyordu. Nereden bilsin ki siyah gözlü kadın bunu? Biliyordu oysa !!!

-II-

 Gözlerine kendisinin bile bilmediği bir acı yerleşti diğer kadının. Saatlerce yürümek istedi ıssız, daracık sokaklarda. Hızlıca eve geldi ama… Radyoyu açtı. Televizyonu açtı sonra. Perdeleri kapattı. Hayat daracık sokakları geçtiği gibi hızlıca aktı. Bir gün siyah gözlü bir adam kalbini bıraktı gözlerindeki hüznüne kadının.

_Onlar, dedi, ne kadar güzeller. Benim bilmediğim hangi acıyı sakladın en derinine?

O hüzünle kaldırıp başını, siyah gözlerine baktı adamın. Hep o hüzünle, o acıyla baktı. Defalarca baktı… Hep baktı… Kadının gözlerine yerleşmiş belirsiz yaşlarda kayboldu adam. Bir öyküyü taşıyor içinde, dedi. Nasıl da ıslak gözleri. İçine saplanan neler var? Nasıl da karanlık bir kuyu gibi gözleri? Onunla bir kurusun bu yaşlar istedi. Ama birinin karanlığını göze almak kendi hayatından vazgeçmektir çoğu zaman. Nereden bilsin ki siyah gözlü adam bunu? Öğrenecekti oysa !!!

-I-

 Hayat daracık, ıssız sokaklardan onlarca kez geçti. Soluklarını kesti hayatın dik yokuşları. Denize baktı siyah gözlü kadın. Adam yerden bir taş aldı. En uzağa fırlattı.

_Rüzgardan, dedi siyah gözlü kadın. Yoksa daha uzağa gidecekti.

_Peki sen nereye gideceksin, dedi adam.

Yüzünü ezbere alır gibi baktı siyah gözlü kadına. Güldü kadın. Gamzeleri, dedi, nasılsa güzelliğine hediye olarak verilmiş bir süs gibi. Gamzeleri, dedi… Nasıl da hayattan vazgeçiş gibi.

_Sen, dedi siyah gözlü kadın. Beni sevmiyorsun ki, en yalnız olduğunda bana sığınmayı seviyorsun, gülüşümü seviyorsun, susmadan anlattıklarımı dinlemeyi, hayata bakan gözlerimi seviyorsun. Sen beni sevmiyorsun ki.

_ Sen değil misin tüm bunlar zaten?

Değildi belki de. O simsiyah gözlere kendi sığdırmıştı tüm hayatını. Gitti siyah gözlü kadın. Üzerine basıp çiğnediği iki damla yaş süzüldü sadece gözlerinden.

-II-

Radyonun sesini sonuna kadar açtı gözlerine hüzün yerleşen kadın.

_Ağlama! dedi siyah gözlü adama. Kızıyordu. Belki kendine, belki ona. Keşke, dedi siyah gözlü adam, görebilsem kalbini. Atıyor mu acaba kalbi, dedi. Yüzüne baktı dikkatlice. Dinledi sadece:

_ Sen beni sevmiyorsun. Hep karanlığın içinde ışık arıyorsun. Sen bende beni aramayı seviyorsun. Sen beni sevmiyorsun.

_ Sen değil misin zaten bu, seni sen yapan gözlerindeki hüzün değil mi?

Önceden değildi. Nereden bilsin ki siyah gözlü adam bunu. Başını eğdi. Anlamadığı onlarca söz duydu kadından. Nasıl da saldırır gibiydi hayata.

_ Şimdi, dedi siyah gözlü adam, benim içimde karanlığın.

Perdeleri sıkıca kapattı kadın…

Hayat nasıl da vazgeçişlerle doluydu. Bize tutunanlar, bizim tutunduklarımız… Tek bir öykünün kahramanı değildi ki hiç kimse. Vazgeçtiklerimiz, bizden vazgeçenler… Ufacık seçimlerle bambaşka öyküleri yaşıyorduk belki de… Kader, seçimlerimizin gizli ayrıntılarına gizlenmiş ince bir çizgiydi belki de.. Kimbilir, bizim elimizdeydi kader belki de. Nereden bilsinlerdi ki bunu? Biz nereden bilelim ki bunu?

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s