(d)uygu

Yataktan kalkmak alışkanlık mıdır ihtiyaç mı? Yataktan kalkmadan kaç gün geçirebiliriz veya geçirebilir miyiz? Alışkanlık mı her sabah yataktan kalkıp yüzünü yıkamak? Alışkanlık mı her sabah herkese günaydın demek, gülümsemelerini sağlamak için türlü türlü şekillere girmek? Alışkanlıklarımız mı tanımlar bizi, yoksa biz mi tanımlarız onları? Alışkanlık haline gelmesi için gerçekten bir süre geçmesi gerekir mi yoksa sadece sevdiğimiz için bir şeyi alışkanlık klasörümüze atıp yanımızda taşıyabilir miyiz? İlla ki zaman borcunu ödememiz gerekir mi alışkanlık olabilmesi için?

Bir şeylere alışmak hayatımızın bir gerçeği mi? Yaşamak da bu durumda bir alışkanlık haline gelir mi, yoksa yaşam alışkanlıklarımız olmadan daha mı iyi olur? Yaşamları eşsiz kılan alışkanlık kombinasyonları mıdır yoksa? Olmasa olmaz mı?

Yoksa bir kaçış mekanizması mı, kaçmak istediklerimizden…

“Ben el ele tutuşamam, ya bir gün gelir de bırakırsan? O zaman, ellerim senden sonra hep üşümez mi? Sevemem seni, olması gerektiği kadar… İhtiyaç duyduğun kadar… Bakamam gözlerine, bütün dünyamı bırakıp avuçlarına en iyisi olmasını umamam… Fırtınadaki tek sığınağım senmişsin ve fırtınadan sonra çıkacak tek güneş senin kalbine aitmiş gibi davranamam. Ya bütün bunlar bittiğinde yanımda olmazsan? Ya fırtına bittiğinde göremezse gözlerim seni? Ya bir gün baktığım yerde olmazsa gözlerin, ellerin başka elleri ısıtırken, gözlerinde kaybolacak başka biri olursa kollarında? Yaklaşamam sana, ya ruhumu görürsen? Ruhuma sarılmak yerine çalmaya karar verirsen ya bir gün? Sana ait olan bir şeyi çalmaya, daha da kötüsü benden saklamaya kalkarsan? Benim senle paylaştıklarımı benle paylaşmak istemezsen? Ya bir gün gelir de daha iyisine layık olduğuna karar verip, beni sana bağlayan ipi kesmeye karar verirsen? Kendine sımsıkı bağladıktan sonra ipi kesmekten kötüsü, onu çeker ve kalbimi de onla beraber söküp kanı donmuş ve atmayan, ölü bir şekilde yanına almaya karar verirsen, beni yerde cansız bedenimle bırakıp devam edersen?

Bakma bana öyle, yapamam. En iyisi başlamadan bırakmak…”

Korkakların kaçış mekanizmasıdır alışmak der bir tecrübe.

Kaçmak…

Korkmak…

Hiç benzemiyor değil mi alışmaya? Hiç yaklaşmıyor bile, yanında eğreti duruyor. Aktif sanki kaçış olayı, alışmak gibi köklenmeye benzemiyor. Yürüyen çınar hayal edebilir misin (“af edersiniz köküme basıyorsunuz!”)? oturan armut ağacı? Elele tutuşan lale? Zıplamayan tramplen? Alev alan ipe kendi isteğiyle atlayan ip cambazı? Kendiliğinden bağlanan insan?

Zayıflık mıdır bağlanma korkusu? Normal midir, yoksa dünyada kendiliğinden bağlanan şanslı bir azınlık da var mıdır? Hayatta hiçbir şeyden korkmayacak kadar cesur olanlardan?

Veya güvende hissetmeye çalışmak bir eksiklik midir?

Varlığı ne kadar güven veriyorsa, nasıl bütün soruları cevaplıyor, yumuşacık bir ayı gibi sarıp sarmalıyor, kâbusları defediyorsa, gidişi o kadar sorunlu değil midir? Bütün mutlulukları o getirmiştir sanki ondan öncesi yoktur (asla olmaz, işin kuralı gibi bir yerde) “big bang” odur, her şey onla başlar, iki molekül oksijeni bile bir araya getiren ve nefes alınabilecek duruma sokan odur. O kadar normaldir ki, güneş doğmaz sanki onun gözleri açılır ve o uyandığı için artık senin de uyanman gerektiğini anlatır sadece gözlerinden çıkan ışıkla. Su onun gözlerinden akan, sihirli ve tuzsuz bir maddedir aslında. Bakışlarının temizleyemediği her şeyi gözlerinin kalanı temizler aslında veya gözleriyle bağlantılı olan şeyler… Sokaktaki çocuk sesleri onun sesidir, dünyaya hayat veren odur. Aslında dünya da odur, sonrası ve öncesiyle beraber… Parktaki öten kuş bile odur, sabah yürüyüşüne çıkan ve ıslık çalmaya karar veren onun ıslık sesidir. Ondan öncesi olmadığı için ondan sonrası hep bir yerlerde hatalıdır, bir yerlerde eksiktir. Dünya dönüşünü bile yitiremez, enerjisini kaybeder sanki. Sabah gün doğmaz, akşam olmaz, kuşlar karlar altına gömülür, çocuklar eve kaçar, sular kesilir, simitçi bile ses çıkarmadan tıkır tıkır arabasını ittirerek geçer yoldan. Ve bozuktur bütün yollar, sanki onun gidişiyle kimsenin yaşamasını istemezmişçesine, ne yürünebilir o yollarda, ne de araba kullanılabilir. Çünkü arabayı sadece o kullanır, vitesi o atar sadece, yollarda hız limitini o aşar, rüzgarla dalgalanan saçlarının arasına saklanan güneş sarılırken ona, bulutlar yukarıdan bakarak kıskanırlar. Hayattaki bütün mutluluklar ona aittir bir şekilde, bütün saflıklarla beraber… Temiz bir kedi kokusu bile ona aittir, sokaktaki canavar kediler kalır sadece eğer o giderse bir gün… Asla tamamlanmaz cümleler, hep sonları üç hıçkırıkla biter. Getirdiği bütün güven, onla beraber fazlasını da alıp gitmiştir ve gittikten sonra bütün sonlar soru işaretine dönüşmüştür. Son artık kendinden gelen huzurlu, uykulu ölüm değildir; son aşama kanser gibi, bütün kemoterapi yan etkileri, radyoterapi ve kanserin kemik metastazı ağrılarını yanına alarak gelmiş gibidir. Morfine cevap vermez, çağrılan ölüm, düzeltiyorum yakarılan ölüm asla gelmez, sadece öncül acısıyla yaşamaya devam eder kişi, yaşamak denirse buna…

Korkucu bir yaşamdır onun olmadığı yaşam, aynı evrim gibidir, her şey rastlantısaldır, kimse yoktur, herkes tek başınadır hayatta –ki o bahsedilen zaten hayat değil, sadece hayat parçacıklarıdır- o hayat parçasında bile yıkıcı, ezici bir yalnızlık vardır kara bulut gibi, lanetli bir kara bulut gibi herkesin teker teker üstünde dolaşan… Nefes almanı engeller kara bulut, o yoktur ki, kimse oksijenleri bir araya getirip senin nefes alabileceğin yoğunlukta havaya koymaz. Havada asit vardır, yakar her aldığın nefeste ciğerlerini ve onu hatırlatır sana, ne kadar rahat nefes aldığını hatırlarsın onun yanında, ne kadar doğal olduğunu, ne kadar umursamaz, ne kadar anormal olduğunu hatırlarsın, ne kadar normal olmak için çabaladığını ama ne kadar anormal olduğunu… Seni ne kadar özel kıldığını anlarsın bir başka deyişle, özlemin özelliğin ondan kaynaklanıyor olmasından gelir, ne kadar özel olmayabilirsin ki sonuçta gen kodların herkesinkinden farklı… Özel olmak özel hissetmekten gelir, özel hissetmek de genelde birilerinin sana özel olduğunu hissettirmesinden gelir. Özel hissetmek için saçma sapan şeyler yaparsın, sırf ona ihtiyacını kanıtlamak için, sırf kendini tekrar bir bütün hissetmek için…

Ama bir gün anlarsın ki, kendini özel hissetmek için kısmını bırak, bir şeyler hissetmek için bile sadece, ona ihtiyacın vardır. Mutlak o vardır çünkü bütün genlerinde, sanki yeni bir baz üretilmiştir, bütün DNA’n, bütün kuarkların ondan oluşmaktadır, onun etken maddesi her ne ise…

Mutlak otorite, asla söylenmiyor olsa bile, hep odur. İnsan kalbini vermeye güvendiği kişiden başka herhangi bir şeyi sakınır mı ki?

Sakınmayı düşünenimiz var mıdır? Kalpten daha değerli herhangi bir şey gören var mı? Gören varsa o kişi kör değil midir aslında?

Görebilecek kadar farkındayken bu kadar basit bir şeyi, birbirimizden uzaklaşmamız aslında küçüklüğümüzün ne kadar büyük bir göstergesi değil mi?

“çok üzgünüm edi”

“neden büdü”

“çünkü büyüdük”

Belki de büyümeyi istemeden büyüdüğümüz için duygularımızı içimize gömerek küçülttük. En azından küçültmeye çalıştık ve çalışırken de köklerini daha derinlere saldık. Köklere yerleştikçe onları parçaladığımızı zannettik. Bu sefer de suizanlarımızda kaybolduk, suizanlarımızın kurbanı olduk. Sadece kocaman bir çınar değil, koca bir okaliptüs ormanı yarattık gömdüğümüz tohum duygularımızla. Zaman zaman bütün hayatı emdi içimizdeki, sırf yeşerebilmek için, sırf kendini göstermek, sırf kendine ait bir boy vermek için… Bazense bize yardımcı olmaya çalıştı, yapraklarını feda etti zaman zaman, parça parça da olsa bize ait bir dönüş yaşadı ama en önemlisi, asla tohum vermeyi bırakmadı, asla çoğalmayı bırakmadı. Ne kadar büyüdüysek, o da ormanını o kadar genişletti. O kadar yeşerdi içimizde, o kadar büyük bir yer kapladı.

Şimdi, seneler sonra durup geriye baktığında, ilk duygu tohumunu ne zaman gömdüğünü hatırlayan olsa, ve geri dönebilecek olan olsa, geriye dönüp tohumu daha yeşermeden çıkarıp atar mıydı?

Cevap açık ve net: ASLA!

Zayıflıklarımız iyi ki var, ve iyi ki var olmaya devam edecekler. Bizi özel kılanlar ne kadar hatasız olduğumuzdan daha çok nerelerde kimlerle hatalar yaptığımız…

Tek başına olmadığımız sürece özel kalmaya devam edeceğiz. Ne zaman tek başımıza kalırsak, işte o zaman okaliptüsler bizi mezarımıza gömecek. O güne kadarsa kardeş kardeş yaşamaya devam… Ama kavga gürültü, ama savaş, ama isyan inkar, ama barış, ama huzur mutluluk…

(Ps: yazının ilham kaynağı bir resimdir. Tek bir resim.)

(d)uygu” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s