Prensesin Çöple İmtihanı

1060779_211781328974165_2028497406_nTıp okumasam belgesel çekmek isterdim. Ya da dur, önce kendimi tanıtayım. Merhaba Dilemma okuyucusu, ismim Bilal, Sümeyye’nin arkadaşıyım. Sümeyye ev sahibi burada, ben derginizde misafirim. Aslında biraz yüzsüz bir misafirim çünkü dördüncü kez çalıyorum kapınızı, inatla, hoş bulduk. Yaşımı sorarsan anneme göre yolun başında, devlete kalsa milletvekili olacak yaştayım, tutarsız. Suyu çok, denizi bol bir yerden gelip; tuzu yok, tadı az bir yerde tıp okuyorum, kısmet. Tıp okumasaydım eğer, belgesel çekmek isterdim, hayal. İnsanı yaşatan hayalleridir, diyordu bir filmde. Ne kadar da doğru, doğru ama eksik, düş kurmak tek başına yeterli değil. Bir ömür boyu matbaa gibi çalışır insan, tek nüsha hayaller basar, hayaller satar. İnsanlar olarak bizim ekmek kadar sıcak yaşantımız, matbaa titizliğiyle çalışan aklımız ve bir türlü okutturamadığımız hayallerimiz var. Hani açıversen sayfalarını denizler kadar büyük, denizler kadar güzel, denizler kadar uzak.
Evet, tıp okumasam belgesel çekmek isterdim. Harbi, bildiğin kameralar, set ortamı falan, açık hava… Ama şu aslanların avlandığı ya da şehrin kuzeyindeki evlerin motiflerinin anlatıldığı türden belgeseller değil. Onlar için literatür lazım. Çiçek böcek ismi falan bilmiyorum zaten. Geçen bir arkadaşım en sevdiğim çiçeği sordu, öylece kaldım, anla yani, o derece… Velhasıl uzatmayayım; çiçek, kültür, böcek… Geçtik bu tür belgeselleri.
Peki nasıl bir belgesel? Şöyle ki; insanı anlatan, insana ait hikâyeler, yaşanmış ya da yaşanamamış hayaller çekmek isterdim; yaşama tutunma ya da tutunamama hikâyeleri. Azıcık açalım mı? Derhal. Mesela bir bölümde gecekonduda geçen bir(1) günü anlatmak, bir diğerinde sokakta çöp toplayan, yalnız-mış gibi görünen yaşlı adamı ailesiyle birlikte göstermek isterdim; onunla birlikte yaşayan ya da onu terk eden ya da yıllarca önce terk ettiği ailesiyle birlikte. Aklına hemen böyle sırf milleti ağlatmak için çekilen, duyguları sömüren, dramatik filmler gelmesin. Bir ayna gibi düşün; gösterirdim efendim, yalnızca gösterirdim. Belgesellerin amacı da bu değil mi zaten? Senin yalnız zannettiğin, yazık dediğin adamın aslında o kadar da yalnız olmadığını, bir ailesinin olduğunu gösterirdim.
Bir başkasında şu sadece gece görünen garajdauyuyangillerden biriyle gündüzünü konuşmak isterdim. Biliyorsun değil mi onları? Eğer otobüsün gece on ikiden sonraysa muhakkak görmüşsündür. Üzerlerinde solmuş, eski bir pantolon, eşantiyon bir ceket, başlarında kirli kahverengi bir bere olur. Demir banklara yastıksız yatarlar. Hah işte, o adamlarla gündüzlerini konuşmak isterdim. Ya da ömrü kolejlerde geçmiş, koleji burada mecaz al, kısmen “hayat”tan uzak, ayakları yere basmayan üniversiteli, okumuş bir “hanımkızı” yolda durdurup, o arabasının içinde olmalı, ben dışarıda, elimde mikrofon, arabanın camını indirip anlatmalı, hayata dair fikirlerini, beklentilerini dinlemek isterdim. Önce şöyle bir başını eğer, o kocaman gözlüğünün üstünden bakardı; vaktimi almayın der gibi, sonra isteksiz konuşurdu, çokbilmişlik yapardı, azgörmüşlük yapardı, mesela “Tepki olarak bütün polisler istifa etmeli.” derdi, Taksim’in ortasına bomba atmalı, yakmalı, yıkmalı derdi, yakılan bir otobüsün önüne geçip “Deşarj oluyoruz, enerjimizi boşaltıyoruz.” gibi laflar ederdi. Dur hemen siyasi mesaj arama alttan alttan, yok öyle bir şey. Alttan demişken alttan da hafif hafif “Adaletin Bu mu Dünya” çalardık. Hayal, hayal… Çekerdik ama izlemezdik. Yok öyle kötü alışkanlıklarımız, ne mutlu. Yazıyoruz ama okumuyoruz. Zor geliyor, üşeniyoruz. Baksana, hadi beni sayma, bir sen varsın burada. Hoş, hiç önemli değil bu, kalabalık olsak bu samimiyet olmaz di mi, bak ne güzel konuşuyoruz, muhabbet ediyoruz, zaten okunsun diye yazılsa değeri kalmaz. Ona buna yamulur, birilerini düdüklemeye kalkar, bazen görmez, çoğu zaman uydururduk. Bunları yapmadığımıza göre ( Burada kendimden biz diye bahsetmiyorum yanlış anlama sakın, kendinden biz diye bahsedenlerden de hiç haz etmiyorum, bilesin.) Ne diyordum? Bunları yapmadığımıza göre izlenmezdik, okunmadığımız gibi. Olsun, biz bize yeterdik, biz bize eğlenirdik albayım derdi yaşasaydı. Geçerdik dalgamızı bir güzel, geçtiğimizle kalırdık. Züppe kızımızı arabasından indirir çoban yapardık. Eline değnek, beline kepenek… Pankartlar açardık keçilerin boynuzuna: Oyumuz bir, yolumuz bir! İsyan ederdi bize; yapmayın, rezil oldum, noolur… Bir çobanın oyuyla benimki… Diline biber, ellerine çamur sürerdik. Alırdık ayakkabılarını, yalın ayak basardı toprağa. Yürüyemez düşerdi. Tam düşme sahnesinde arkaya skeçlerdeki gülme efektini koyardık: hah ha. Yerde ellerini açar, ağlamaklı söylenirdi; neler oluyor, ne bu halim? Doğal seleksiyon güzelim. Ağlatırdık albayım, oracıkta ağlatırdık, hatta belki çöp bile toplatırdık sokakta. Ucundan tutardı pis bir poşeti. Öbür eliyle ağzını kapatır sonra dayanamaz yere çömelir, çöpün içine kusardı… Tam o anda bağırırdı yönetmen: Kestiik! Bravo, çok güzel oynadınız rolünüzü, tebrik! Bu bölüme bir de başlık bulmalı: Prensesin Çöple İmtihanı.

962939_211781312307500_788153464_n