Paslanmış Kaptan Dökülenler…

Sen, benim üç harfli mucizem…

Sen, kuytularda bulduğum eşsiz pırlanta…

Sen, hayatımı yaşanır kılan, hayatımı var eden. Yokluğunda nefessiz kaldığım, varlığında boğulduğum…

Sen, ellerimi her semaya kaldırdığımda parmak uçlarıma tüy gibi öpücükler konduran yağmur damlaları…

Sen, kışın içmek istemediğim salebin yanında gelen Sinop kestanesi…

Sen, pazarda bağıran çocuğun gözlerindeki ışıltı, elinde sıkı sıkıya tuttuğu elma… Cebindeki bozuk paralar, kızarmış yanakları…

Sen, dokunmadan sıcaklığını hissettiğim, dokunmadan yakan avuçlarımı sıcaklığıyla.

Seni seviyorum diyemediğim için kalan bütün kelimeleri yönelttiğim

(tabi en uzunlarını da akşam defterlerimden o gün hangisi şanslıysa ona:

“Kahvemin dumanı olmanı isterdim bugün, bu saatte…

Varlığını her anda her anlamda hissettirmeni, burada olduğunu boynumdaki sıcak nefesinden hissetmeyi…

Farkına varmadan yanıma bıraktığım elimi, farkına varmadan tuttuğunu, elimdeki sıcaklıktan değil, kalbimin kanat çırpışından değil, dudaklarından dökülen “bebeğim” sözüyle anlamak…

Bebeğin olabilmek her yaşta, her saatte. Gecenin bir yarısı uykudan uyandırabilmek seni, sırf bir kabus yüzünden. Kollarında sabaha kadar üşüme bahanesiyle uyuyabilmek…

Sabah kalkmamak, mızmızlanmak, sırf sen gitme diye…

En anlamsız sesleri çıkarmak sana ve daha da anlamsızı ses çıkararak veya çıkarmayarak her halükarda anlaşmak…

Görünmeyen ama dokunulabilecek kadar güçlü kocaman bir bağa sahip olmak…

Ama bencillik değil, sen de benim bebeğimdin, bebeğimsin.

Rahatlamak için gelmesen bile bana, kollarım açık kalırdı hep.

Anlamsız sesler çıkarmasan da kırıldığını anlardım.

Kalabalıkların içine gömmeye çalıştığında kendini, neon ışıklar yanardı üstünde, sadece bana özel.

Çünkü sen benim bebeğimdin, bana özeldin, benimdin.

İşte o yüzden kutlamadım yeni yılı bu sene.

Saatler sıfırlandığında dudaklarımda herhangi biri yoktu.

Herhangi birini öpmedim prensime dönüşsün diye, benim prensim zaten kalbimde.

Ve sen…

Eğer karar verirsen yine bebeğin olduğuma, o zaman kalbimdekiyle ellerimdeki aynı olacak, o zaman evrenin bir dünyasında bir saat 00:00’ı gösterecek.

Ve işte o zaman, dudaklarımızı birleştireceğim.

Ve o zaman yeni yılımız başlayacak. Bizim yılımız…

O zamana kadar kalbimdekiyle avunuyorum, bir gün ellerin ve dudaklarına kavuşacağım ümidiyle ısıtıyorum ellerimi…

Till then…” herhangi biri)

En iyim, en kötüm.

En mutlu yanım, en karamsar tarafım.

Yaz güneşim, kış yağmurum, rüzgarım…

Dokunamadığım her an zamana lanet ettiren, dokunduğum her an bitmesin diye zamana yalvartan. Peşinden koşturdukça koşturan, her seferinde yeni umutlarla beni gözlerine daha da fazla hapseden…

Heyecanlanınca bile ilk seni düşünmek, acaba sen de heyecanlandın mı diye…

Acaba aynı şeyi mi düşündü, acaba aynı şeye mi güldü diye düşüncelerimin pervanesini olasılıklar güneşinde yakmadan uçurmaya çalışmak…

Sabahları alarm sesini gizlice kaydettiği sesine kurmak… Sadece onu dinleyebilmek için uyanık olduğu halde alarm erteleyip durmak…

Sırf beğendiğinden bahsettiği için asla dinlemeyeceği grupları sevmek, yenmeyecek yemekleri yeyip, konuşulmayacak konuları açmak kendi isteğinle…

This is my december

This is me pretending…

Dilimin ucundan akıp giden kelimelerimi yakalarken gözlerin, vücudumun haykırdıklarını duymaması kulaklarının.

Seninle olmanın en acı yanı.

Ellerimi uzatırken ellerine, onun ellerini tutup parmaklarına kondurduğun tüy gibi öpücükler.

Seninle olmanın en zor yanı.

Benim sana baktığım gibi, benim sana baktığım kadar, ona ve onlara bakman.

Seninle ol(ama)manın en gerçek yolu.

Kağıtlarımla, defterlerimle her gece konuşurken, onlarla konuşurken bile adını söyleyememek ve her harfin tek tek kalbimi kanatlarına alıp her gece sana taşıması, bu gece huzura erebilecek mi zavallı kalbim diye beklemek.

Seni beklemenin en zor yanı.

Günlerce hissetmek hafif bir dokunuşunu, gülüşünün her kıvrımını aklıma kazımak.

Sapıkça gelse de, yanında olmanın hem güzel, hem kötü yanı.

Bir gün rüzgardan koruyacağını düşünerek yağmur yağarken şemsiyesiz çıkmak evden.

Sana güvenip hasta olmanın en kolay yolu.

Biri kalbini an be an kırarken, orada olup, dilimi kanayana kadar ısırırken, tırnaklarımı avuçlarıma geçirirken, olduğum yerde yok olmayı dilemek, yardım etmeme izin vermeyeceğine, kabuğuna almayacağına pek çok girişimden sonra emin olduğundan, yeryüzünden üç beş gün/hafta/ay/yıl/asır uzaklaşıp, kayan yıldızlar ülkesine gitmeyi arzulamak…

Sırf seni dilemek için her kayan yıldızdan…

Yanında olmanın, olmaya çalışmanın kaçınılmaz parçası.

O yıldızlarda aynı şeyler geçerdi aklımızdan aynı zamanda, aynı anda ağlar, aynı anda gülerdik. Özlememize sınır yoktu orada, kollarının arasındayken bile özleme hakkına sahiptin. Tanıdıklarla karşılaşmaktan korkmadan yürürdük el ele, kol kola… Kucak kucağa yürürdük yüzünde mutlu gülümseme ve pancar gibi kızarmış çehremle… Aynı havayı solur, aynı yemekleri yer, aynı yağmurda ıslanır, aynı yemekleri yerdik. Sıcak kömürler, kaygan-keskin bıçaklardan, zehirli yılanlardan geçerdik gönül rahatlığıyla.

Seni seviyorum dediğimde, “bunu söyleyen aklın mı kalbin mi” demez, seslerimi direkt kalbine ulaştırmak için dudaklarına dudaklarımla seslenmek zorunda kalmazdım.

Ama en önemlisi, yüzüme kocaman bir gülümseme yerleşmiş, kalbim kalbinle senkron, vücudum sol tarafına tamamen karışmışken, uyanmazdım.

Daha da önemlisi, bu da diğerleri gibi sadece bir rüya olmazdı.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s