İşittiklerim, gördüklerim fakat bilemediklerim…

Bir yaşam tarzı haline getirdiğim ve olmazsa olmazlarım arasına koyduğum yegâne alışkanlığım, zannediyorum “yolda yürürken müzik dinlemektir”. Güzel bir müzik eşliğinde içinden çıkamadığım hayal dünyam beni ayaklarımın götürdüğünden çok daha uzaklara uçuruyor. Yol kısalıyor… Artık gideceğim yolları dahi müzik ölçü birimiyle hesaplar oldum, efendim Taksim mi? 5 şarkı uzaklığında, Eminönü mü “rock”la yürürsen 6, “halk”la yürürsen 8…

Aslına bakarsanız Flaubert “Roman sokağın aynasıdır” diyerek insanı görmek duyusuyla sınırlamış. Bendenizde biraz daha farklı: Gorki nasıl görüyorsa, Stendhal nasıl bakıyorsa, Güler nasıl çekiyorsa ben de öyle işitiyorum, galiba bu yüzden işittiğimi bir türlü unutmuyorum.

Fakat bu meselede göz ardı edemeyeceğimiz bir tehlike varsa, o da deruni hayaller içinde yüzerken bir eşe dosta rastlama ihtimalidir. Sonrası malum, aman efendim yanından geçtim görmedin de, selam verdim almadın da… Hele bu sene yeni üniversite ortamında edindiğim yeni arkadaşlarım şu selam meselesini iyi bir dostluğun nişanesi olarak vehmediyorlar. Bilmiyorlar ki sokakta babamı görsem tanımam, huyum kurusun…

Yapılan itirazlara dayanamadım, İstanbul’da tarihi bir caddeyi arşınlarken dedim ki: Kulaklığımı çıkarmanın tam vaktidir. Ne yazık ki buraya kadar şen şakrak geldiğim yazımın buradan sonrası biraz hüzünlü.

Gezdiğim sokağın ismini sizde suizan oluşturmamak için söylemeyeceğim fakat şu kadarını biliniz, sonu efsunlu bir camiye çıkmasına rağmen tepeleme bar dolu bir sokaktayım.
Evvelen su almak için durduğum bir yerde kulağım bir sarhoşun kısa metraj konuşmasına –konuşmak denirse- takılıyor. Birbiriyle anlam bütünlüğü içermeyen biri mağripten diğeri maşrıktan kelimeleri yan yana getirmesine bakılırsa bu abimizin kafası epey güzel. Hızlı hızlı aldığı nefeslerinin arasına bir cümleyi özne-tümleç-yüklem bütünlüğüyle sığdıramıyor. Özneyi söylese yüklem garip, yüklemi söylese tümleç mazlum. Çok gerekli olan cümlelerde ( daha doğrusu kendisine gerekli gelen cümlelerde, zira bu kıvamdaki bir insanın hangi cümlesi gerekli olabilir ki?) sığdıramadığı o tek öğeyi bir sonraki nefese saklıyor ve böylece abimizin konuşması küçük eslerle devam ediyor. Böyle mizahi bir dille betimlesem de abimizin halini tarife tek bir ifade var: Hilkat gurebası…
Daha sonra hemen solda bir Suriyeli dilenci görüyorum, son zamanlarda da bu moda oldu. Beni görünce yüzü hemen gülüyor, kendisine yaklaşırken edilen Arapça dualar, salavatlar; kendisini geçince, yerini hicaz makamından kafiyeli okkalı küfürlere bırakıyor. Yani Arapça bilmesem de biz millet olarak küfürün hasından anlarız. Amin, deyip geçiyorum yanı başından.

Kulaklıklayken fark etmediğim bir şey daha fark ediyorum. Millet olarak, yürürken telefonla oynamak bir nev’i engelli koşu gibi ata sporumuz oluvermiş. Herkesin elinde bir akıllı telefon, kimi herhangi bir oyunun bölümünde takılmışken, kimi eşle dostla yapılan samimi bir smsleşmenin peşinde. Ayrıca zannedersiniz ki Türkiye’de ekonomi yolda yürürken telefonla konuşan iş adamlarının bağladıkları işler üzerinden yürüyor. Galiba yeni nesil iş adamlarımız işe çıkıyorum diye şöyle evin etrafında bir turluyor, o sıra gerekli temaslarda bulunup olumlu sonuçlar alınca bir sonraki iş gününe kadar tatil yapmak üzere ya bürosuna yahut evine çekiliyor. At binerken ok atan Türk milleti, yürürken iş bağlıyor. Hatta bazıları utanmadan “wireless kulaklık çıktı mertlik bozuldu” dese yeridir.

Sokakta duyduğum her acayip sesi dinleyip size betimlesem; ciltli, kapaklı bir kitap olur… Fakat şöyle özetleyeyim: Akranına aktardığı anekdotun heyecanından mıdır nedir, sinli Kaflı küfürleri alfabetik sıra halinde okuyan bir akranım; açmış olduğu ve bir müzik türü zannettiği o gürültüyü son ses dinleyerek geçen bir ergen-şoför kırması, dizlerine kadar etek giymiş bir kıza ellerindeki satamadığı gülleri bir kenara bırakıp sarkıntılık eden bir Çingene ve üslubumu bozmadan anlatamayacağım için boş ver dediğim niceleri…
“Bu istiğrâkı tek bir nef’a olsun etmiyor ihlal” Milli şaire rahmet okurken söyleniyorum. Ey ulu şair, belki o mahur besteye sen de yetişemedin ve bu özleyişini “daha önce geleydim ne olurdu” sitayişiyle ifade ettin fakat müsterih ol. En azından senin zamanında şehir – o eski sedasını kaybetmiş olmasının verdiği hicapla mıdır bilinmez- sesizlik içindeydi ve tek bir nefes dahi bunu ihlal etmiyordu. Peki, bizim işittiğimiz bu zilletin ayak seslerine ne demeli?

En nihayetinde camiye ulaşıyorum. Bu şehrin insanları “Ahlak” namlı güzel dilberi, ayağına gülleyi bağladıkları gibi çoktan denizin sularına gömmüşler de bütün bu işittiklerim merhumun “kırk helvası” misali. Aslında dinleseler bu caminin yüzyıllara tanıklık etmiş eski mermerlerinden, bu güzel şehrin sokaklarını evvelce hangi ahlak abideleri arşınladı. Onlar yürürken ayakucundan başka bir yere bakmayanlardı. O zaman anlarlardı bütün bu soluk tenli taşların şehre şimdiki iğreti ruhtan bambaşka, serin bir nefes üflediğini. Yunus’un dediği aklıma geliyor bir kez daha “O mahiler ki derya içredirler deryayı bilmezler” . Ey büyük şair, sen bizi balığa benzeterek lütfetmişsin. Hâlbuki balığın bir omurgası vardır, biz ise omurgasızlıkta her sene kendi rekorumuzu geliştiriyoruz.

Anlık bir ihtizaz, bir düşünce geçip gidiyor ve son olarak aklımdan Ayasofya’yı geçiriyorum. Sanki onun minaresinden yükselecek bir kutsi seda bütün bu kokuşmuşlukları alıp götürecek ve yeni bir uyanışın sûrunu üfleyecek, işittiğim her şeye galebe çalacak ve ruhumu itminana kavuşturacak. Kulaklığımı takıyor ve bekliyorum…

 

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s