İyi Bir Roman Kahramanı İle Eski Bir Dost Arasındaki Üç Temel Benzerlik -2

l'étrangerVEFA
Derginin bu yayını ne mutlu ki bayram neşesi ile buluştu. Bu bayram yine bisküviler arasına sıkıştırılacak lokumlara, evlatlar anne-babalara, kardeşler kardeşlere, 5 liralar  -çocuklara verilecek asgari meblağ olma gururunu yaşayarak- zar zor sığdıkları ufacık ellere kavuştu ve en önemlisi de ramazan içerikli koka kola reklamları nihayete erişti. Evvela hepinizin bayramını en içten dileklerimle kutlarım.

Bayram dediğin trafik zamanıdır, yollara düşmüş onlarca araba belli ki bayram ziyareti yapacak, havada uçuşan onlarca mesaj belli ki eski bir dostun gönlünü alacak.
Bunu derken öyle her mesajı kastetmiyorum. Kaynaktan hücuma kalkan bir tabur asker misali hedefine koşan, okuyanın ömründen ömür götüren, o uzun kafiyeli, o da soyadı ile kafiyeli, google uyruklu, bazen tanıdığınız, çoğu zaman tanımadığınız ve altında ismi yazmayan dolayısıyla üsluptan kim olduğunu çıkarmaya çalıştığınız toplu mesajları hiç kastetmiyorum.
Şöyle size özel, bu bayram telaşesinde seni de unutmadım aziz dostum, diyecek, sizin kalbinizin kodları gizli, yalnız size ait mesajlar. Veya arayıp, çekingence “Senin ve ailenin bayramını kutlarım.” diyen arkadaşlar. Öyle ya da böyle insana mutluluk ve yaşama sevinci veriyorlar.
Muhterem dostlar işte, bayramı bayram yapan, dostluğu namütenahi kılan bu harç “vefadır”.
En vefalı dostluk da yazar ile roman kahramanı arasındadır. Yazarın roman kahramanı için feda edebileceği tiplemeler, onu vardırmak istediği noktaya vardırıncaya kadar sarf edeceği sayfalar, mekanlar; üçüncü, beşinci kişiler vardır. Bir tabur toplu mesajın atıldığı kişi adedince tiplemeler girer çıkar romana da, hiçbirinin adı sanı bilinmez, hiçbirinin bir hatırı sorulmaz. Hepsine aynı mesajı göndermek gibi, hepsine aynı libas giydirilmiş hatta roman kahramanıyla hiç temas kuramamak bazen yalnızca bir dekor olmak statüsüne itilmiş arkadaşlarımızdır. Ana karakterin hayatına girerler ve çıkarlar, o süre zarfında bile üzerlerine çevrilen göz, bazen dışarıdan bir anlatıcının, bazense roman kahramanının bizzat kendisi kendisinin ama neticede yabancı birisinindir.
Öyle tipler tanıyorum, okuyucunun ve ana karakterin canı sıkılmasın diye romana buyur edilip daha sonra öldürülen, def edilen. Eski zamanda kalmış uzaktan tanışıklıklarınızı düşünün, hepsi aklınızda tek bir özelliğiyle kalmıştır. Falanca vakit şöyle bir insanla tanışmıştım, konuşurken hep başını kaşıyordu, dersiniz, bu kadar. İşte roman tipleri de böyledir, tek bir özellikleriyle tanınırlar romanda. Bazıları o baskın özelliğiyle belki roman kahramanına etki etmeyi başarır, bazıları onu mürüvveti dahi yakalayamaz.
Bu tipler içerisinde en çok Mersault’un annesine üzülürüm. Yalnızca Mersault’un hayata bakışı, karakteri ve bu zaviyede Albert Camus’un hayat felsefesi tasvir edilsin diye ölmüştür. Gene de plajdaki o Arap kadar değeri yoktur. Yazar Mersault’da hep kendinden bir şeyler bulur ve onun üzerine titrer durur. Zaten biz de hep kendimizden bir şeyler bulduğumuz dostlarımıza değer vermez miyiz? Bu dostluğun gücüyle romanın anlatıcısı olma payesine de Mersault erişmiştir ve tek başına yazarın bütün dünya görüşünü temsil etme makamına erer. Diğer tipler varoluşun saçmalığını ve sıradanlığını ifade ederlerken , karısı romanda kağıt israfı muamelesi görürken, metresi romandaki tek icraatı o olan Mersault’u sevmekle bu kadar meşgulken, Mersault kendi etrafında dönen romanda tenine değen güneşten şikayet eder ve bu haliyle bile aslında yazarın bakış açısını ifade eder. Gerçekten sıkı bir dostluk aranıyorsa bu Albert Camus ile Mersault arasındadır, en nihayetinde Mersault bu dostluğa olan sadakatini gösterir ve yazarın son isteğini yerine getirerek, yine yazarın felsefesinden bir kesit sunmak için ölümü iç huzuruyla kabul eder.
Gene biricik dostları ana karakterler ile diğerleri arasındaki en büyük ayrımı yapan yazarlardan biri Peyami Safa’dır. “Bir Tereddüdün Romanı” adlı eserinde kendi tereddütlerini yaşattığı ana karakterin çevresine bu tereddütlere müsebbip olmak için programlanmış iki karakter olan Mualla ve Vildan Hanımları ekler. Bu iki karakter ve pek çok tipleme romanın bu planına harfiyen riayet eder. Ana karakterimiz tereddütler içinde buhranlar geçiren bir ismi namalum bir yazardır fakat Peyami Safa dense zannediyorum hiçbir okuyucusunu şaşırtmaz. Flaubert’in Madam Bovary’sini, Goethe’nin Faust’unu, Reşat Nuri’nin göz bebeği Feride’sini hatırlayınız…
Aynı seviyede bir dostluk okuyucuyla romanın bir kahramanı arasında da kurulur. Ben hep Wherther’i okurken açıkçası, onda kendime bir yakınlık bulmuş ve meselelere tam da Goethe’nin istediği gibi onun zaviyesinden bakmıştım. Böyle de hepimizin tayin ettiği, belli romanların çok değerli karakterleri vardır. Roman bu karakteri bıraktığında veya meseleler bu karakterin dışında cereyan ettiğinde, yazara adeta sitem eder; yahu bırak şimdi onu, bana falancadan bahset, deriz. Tanpınar’ın İhsan’ına karşı hep böyle bir samimiyet duymuş ve bu romanı her okuyuşumda Allah samimiyetimizi arttırsın, demişimdir.

Hepimiz hayatımızda dostlar seçer, onlara karşı vefa ve sevgiyle muamele ederiz. Tıpkı bir yazarın kendi eserinin kahramanına karşı duyduğu dostluk ve muhabbet gibi. Ve hepimiz okuduğumuz herhangi bir romanın kahramanında bir yakınlık bulmuş, ona zihnimizde, kalbimizde ve kütüphanemizde yer açmışızdır. Böyle kahramanlar hep orada bozulmadan dursunlar isteriz, tıpkı bir zaman sonra dosttan orada olduğunu hatırlatacak bir mesaj beklediğimiz gibi.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s