Kabus Severler Derneği – 148. Sayı

10859878_10152946904824222_50160957_nKaybetmekten korkan bir babanın kabusu…

Altın bir çağdan atların birbirlerini dişlediği bir zamana yolculuk etmiştim. İnsanların tek dostu yalnızlıktı. İnsanların en büyük düşmanı topraktı. Gökyüzü toprakla yer değiştirmişti. Yer alev mavisi kadar sıcak… gökyüzünden şeytan tohumları damlıyordu avuçlarımıza. Hainliğin güneşi altında tenimiz hergün biraz daha kararıyordu. Ruhumuz ise çoktan kendini hapsetmişti ağaçların gövdelerine. Histen uzak bedenlerimiz tanrıdan intikam alıyordu şevkle. Öldürdüğümüz her yeni doğmuş hayvan için bir parmak daha ekliyorlardı ellerimize. Yaktığımız her ağaç için ise bir kol daha ve kollarımızdan kurumuş dallar sarkıyordu, içi kurtlanmış. Bolca zehirli meyveler veriyordu gövdemiz ve düştüğü yerlere zehirli yılan yumurtaları bırakıyordu her bir meyve. Yavaşça çiğnediğimiz her on insan organı için ise bir başımız daha çıkıyordu bedenimizden. Başımız göğe erene kadar… sadece hırsın prensleri ancak ayakta kalabiliyordu. Sevdiği insanların canını alıp bedenlerini koleksiyon yapan insanlar ölümsüzlüğün simgeleri haline gelmişti. Ve en az bir karga kadar uzun yaşıyorlardı. Evlerinde, karşı cinste aradıkları tüm güzellikler ile her güneş batışında şarap dolu havuzlarda eğlenceler yapıyorlardı. Katliam dolu eğlenceler. Vahşet dolu gözleriyle şiddetin her türlüsünü tadıyorlardı. Ben de o ev sahiplerinden biriydim. Öylesine bir güce ulaşmıştım ki… Ölü olmasına rağmen, ağaçlardan çaldığım insanların ruhları ile o kadınları tekrar hayata gönderiyor, bakireliklerini bozuyor, dilediğim gibi eğlenip canlarını aldıktan sonra ruhlarını cam konservelerde saklıyordum. Bu benim en büyük koleksiyonumdu. Soyuyordum kadınların derilerini ta ki en hassas duygularına ulaşıncaya dek, bir elmayı soyar gibi, elmanın çekirdeğine ulaşıncaya kadar soyar gibi. Şehvetle, aşkla, diklemesine dalar gibi okyanusa, nefesim kesilene kadar, nefesini içene kadar, tüm parçalarını dişlerimin arasından geçirene kadar… Arta kalanlar kuzgunların elinde tükeniyordu. Bir gün, bir karga kondu omuzuma, o günden sonra uçmayı öğrendim ve bedenim bir karganın bedenine dönüştü. Tıpkı onların yaptığı gibi ölmemek için. Ölü bedenlerden kalan parça etleri didikleyeceğim, diyordum kuru, sert gagam ile ve tüm kadınların ve ağaçların göz yaşlarını görebiliyordum. Kararan gökyüzü altında süzülürken yalnızca insanları izliyordum. Tüm doğa tanrıçaları çoktan terketmişti insanlığı. Aşağıdan bakınca ne kadar tiksindirici gönüyordum kim bilir. Sonra sevdiğim kadınların kapanmış gözlerini gördüm, bir ayağı diğer tarafta olan yaşlı insanlar gibi. Neşesiz, çaresiz ve sessiz. Katliamın adıydı insanlık. Acının doğduğu, göz yaşının kuruduğu yerdi ağaçların gövdeleri. Sevdiğim bir kadın da ölmüştü. Parçalanmıştı tüm vücudu, hızlı bir ivmelenmeyle indim yanına, hızlıca öpmeye başladım ellerinden, etrafımda beş on karga daha, her biri öpüyordu kadınımdan kalan her bir parçayı. Bir yaratık kahkaha atıyordu tepemizde. Bizi över bir edayla selamlayıp gidiyordu. İçimizi intikam ateşi sarıyor yine de kadınımızı bırakmıyorduk. Hiç bir kadın yalnız hissetmesin diye. Uyandığımda yanımda oturan kızımın ellerini öperken buldum kendimi. Uyumak ne mümkündü bir daha.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s