Konçinalar Üzerine

Giriş

Haldun Taner hikayeciliği gerek üslup, gerek muhteva anlamında hiç şüphesiz Türk hikayeciliğinin zirve noktalarından bir tanesidir. Tiyatrolarıyla dünyaca ünlü olan, hatta bu özelliğiyle “The Ecyclopedia of World Drama” adlı ansiklopedide diğer dünyaca ünlü tiyatrocular arasına girmeyi başarmış bulunan Haldun Taner’in hikayeciliğinin de tiyatroculuğuyla at başı gittiği görülür.

“Şişhane’ye Yağmur Yağıyordu” , “Ayışığında Çalış Kur” gibi ismi herkesçe malum hikayelerin muharriri olan Haldun Taner, hikayelerini hümanist ve yaşama sevinciyle dolu bir bakış açısıyla kaleme alır. Onun için her türlü yapaylıktan münezzeh saf insan en değerli hikaye motifidir. Onun hikayelerinde sade ve doğal yaşamdan uzaklaşan “beğenilme” duygusuyla harekete geçen karakterler çoğu zaman hayatı ıskalar.

Hayata esprili bir bakış atar Haldun Taner… Hayatın en ironik taraflarını bile samimi ve neşeli üslubunda eritebilmiştir. Bunun en belirgin örneği “Gözlerimi Kaparım Vazifemi Yaparım” isimli meşhur tiyatrosudur. Vicdani beyin dramı keyif verir izleyene. Geçtiğimiz sene Harbiye Tiyatrosu’nda bu oyun tekrar oynandı ve çok büyük ilgi gördü. O hayatla insanı bir bütün olarak alır hikayeciliğine ve gerçekliği işlek zekasıyla yoğurur.

Buradan mülhem bu yazıda yazarın en değerli hikayelerinden bir olan “Konçinalar” adlı hikayesini insan ve yaşam gerçekliği bağlamında değerlendirmeye çalışacağız.

İskambil Sosyolojisi

Hiç açılmamış bir iskambil destesini açtığımızda bizi en üstte bulunan “the jolly jocker” yazılı diğer kartlarla bir ilişiği bulunmayan ve oyunlarda da pek sık kullanılmayan kart karşılar. Bu kart üzerindeki adam tasviri diğer tüm kartlardaki motiflerden farklıdır. Bu özelliğiyle belki diğer kartlardan şanslı sayılabilir.

İlk kart olmasından mıdır, yoksa bu kartı çok sevdiğinden mi bilinmez, yazar bu kağıdı tasvirle başlar hikayesine ve en sonunda konçinalara ah vah ederek hikayesini tamamlar.

Kimler geçmez ki hikayede? En kuvvetli kartlar olarak aslar, krallar, valeler, kızlar… Bütün bu kağıt tasvirlerinde zahiren yazarın alegorik üslubunu fark ediyoruz. Kartların oyunlardaki değerlerinden hareketle yazar toplum tabakalarını tek tek analiz etmiş ve sosyolojik tespitlerini böylece üslubunda eritmeyi başarmış. Toplumu dikey bir analize tabi tutmakla birlikte; kupa, karo, maça, ispati gibi kart sınıflandırmasından da istifade ederek yatay yönlü incelemeyi de başarabilmiştir. Bu ayrım daha ziyade aynı toplumsal statüye sahip fakat mensup olunan cemiyet ve kültür bakımından farklılıklar gösteren dört ailenin bu kart çeşitlerine paylaştırılmasıyla gerçekleşmiştir.

Topluma Yatay Bir Bakış

Bu işe girişirken de gene en sevdiği kart olan “kupa kızı” ile başlar yazar. Buradan hareketle evvela kupa ailesine misafir olur. Papaz kartı aile babasını, vale oğlu imlemek için kullanılır. Kupa ailesi sevecen aile fertleri ve samimi ev ortamıyla klasik Türk ailesi olarak dikkat çeker. Kupa kızı hanım hanımcık, okuyamamış fakat edepli ve marifetli, etine dolgun bir tazedir onun tarifiyle. Kupa papazı cana yakın, iyi halli bir aile babasıdır (Taner:1983, shf:47).

Hemen arkasından “İspati Ailesine” gelir sıra. Gene İspatilerin kızından başlar yazar tarife. Hin, içten pazarlıklı aşüfte bir kişiliğe sahiptir İspati kızı. Bir Hıristiyan ailesidir İspatiler, kupalardan farklı bir kültürün ailesidirler. Bunun yegane sonucu olarak da İspati kızı biraz hafif bir hanımefendi olarak dikkat çeker. Birazdan değinilecek olan Maçaların oğluyla orda burada kırıştırır boyuna. İspati oğlu da kumarbaz ve serseridir. Babalarının da evlatlarından arda kalır yanı yok, alkoliğin teki. Dolayısıyla İspati ailesi kupalara tezat bir aile profili çizer yazarın nezdinde (Taner:1983, shf:48)

Sıra geldi Karolara… Karolar kişizade, kültürlü, belli ki batıyla dirsek temasında bulunmuş fakat o kadar da Osmanlı bir aile olarak toplumun bir başka köşesinde ikamet ederler. Baba “mukaffa” ev “musanna” bir İstanbul Türkçesiyle konuşan hariciye emeklisi bir alim zattır. Karo kızı böyle bir aile ortamında tabiidir ki matmazeller elinde, mürebbiyeler elinde büyütülmüş, kupa kızından farklı olarak hayatta zahmet görmemiş bir hanımefendidir. Beş senedir İngiliz filolojisini bitirememiş olması bunun göstergesi. Oğlan da en az kız kadar şımarık, en iyi mekteplere verilmiş ama okumamış, bir ihtimal eroinman bir genç. Öyle bir babaya, böyle çocuklar… (Taner:1983,shf:49)

Son ailemiz Maçalar bir Ermeni ailesidir, haliyle Gedikpaşa’da otururlar. Peder Katolik papazı, Bas-bariton sesiyle papaz diyince aklınıza ne geliyorsa hepsine haiz bir aile babası. Oğlu da işinde gücünde, ticaret erbabı elbet… İspati kızıyla olan maceralarıyla meşhurdur. Ablası da dini bütün, sıcak bir aile kızı. İstavrozunu bir gün göğsünden eksik etmez. Kardeşinin bu kaçamaklarını duysa belli utancından yerin dibine geçecek. Bir kısmet bekliyor ki evlensin, hayırlısı… (Taner:1983,shf:49)

Buraya kadar yazarımız toplumu yatay bağlamda ele alır. Ekonomik sınıfları göz ardı ederek yalnızca toplumu var eden kültürel farklılıklarının her birini bir ailede vücuda getirerek o dönemin Türk toplumunun kültürel profilini bize sunar. Bunu yaparken iskambil kağıtlarını da bir alegori vasıtası olarak kullanır. Ailelerden her biri belli maddi seviyeye sahip İstanbul ahalisinden ailelerdir. Dördü de bir araya gelip toplumu bütün kılarlar.

Fakat toplumu var edenler yalnızca onlar değildir. Belki resimli iskambil kağıtları olmaları sebebiyle toplumun el üstünde tuttuğu güruhtandırlar fakat varlığını bildiğimiz, bir miktar görmezden geldiğimiz, farklı, iskambil destesini 54’e tamamlayanlar vardır.

Topluma Dikey Bir Bakış

Buradan sonra yazar gene iskambil metaforundan hareketle farklı toplum tabakalarına el atar. Toplumu boylamasına bir süzgeçten geçirir. Artık rakam rakam toplumun derinliklerine inmeye başlar yazar. Bu boyuna gözlemde bir trajedi yatmaktadır ve yazar metaforik olarak bu trajediyi, kart oyunlarında her kartın aynı değere sahip olmaması ve ekseriyetle üzerlerinde taşıdıkları rakama göre değer kazanmaları ile telif eder.

Onlular yazara göre(1983), “Asların halktan yetişme vezirleridir”(syf:50). Ve yazara göre gene bir kıymete mazhardırlar. Peki, dokuzlara ne demeli; onlar aristokrat resimli kağıtlara siftinmekten başka bir iş yapmazlar. Efendilerinin huzurunda yere kadar eğilen fakat diğer sayılardan büyük oldukları için halka da hakir gözle bakan kirli bir güruhtur onlar. Sekizler ve yediler bahçıvanlık, el ulaklığı gibi işlerde iskân olurlar sarayda.

Ve bütün bunlardan sonra sıra “konçinalara” yani altılıdan aşağı kağıtlara gelir. Onlar iskambilin en pespaye oyunlarında dahi hiçbir işe yaramayanlardır, paryadırlar. Marks’ın proleter sınıfı işte tam da buraya denk düşer. Aslında onlarsız bir toplum düşünülemez fakat kendilerinden üst tabakaların altında ezilirler. Durumları içler acısıdır. Asların ve papazların heybetine el kaldıramazlar, sisteme ses çıkaramazlar. Onların anladığı zanaat ezilmektir…

Yazar burada toplumun bu kesiminin topluma tutunamama hastalığının ismini koyar. Bu olsa olsa  “Konçinalık kompleksidir”. Şimdilerde yazar bütün kağıda eşit değer atfeden Pasyans oyununu oynamaktadır yalnızca.

Sonuç

Alegori Kutadgu Bilig’den beridir Türk yazın tarihine damga vurmuş anlatım tekniklerinden biridir. Bu hikaye alegorik anlatımın modern bir zemine oturtulması olarak karşımıza çıkar. Yazar modern toplumdan elde ettiği edinimleri somutlama yoluyla beğenimize sunuyor.

Hikâyede Haldun Taner hümanizmi ile karşı karşıyayız.  Yazar toplumun tabiatından geldiğini çok iyi bildiği ve “her oyun” için bu durumun geçerli olduğunu düşündüğü halde bu duruma karşı çıkmaktan kendini alıkoyamaz. Bireylerin bu toplum düzeninin altında kaybolduğunu düşünür. Bunu en başta aileleri fert fert ele alırken konçinaları sayı sayı analiz etmeye başlamasından anlayabiliriz. Bütün bir dokuzlar maça kızı kadar yer tutmazlar hikayede. Konçinalar diyerek bir nefhada bitiriverir bu ayak takımının tasvirini. Kim olduklarıyla ilgilenmez.  Hikâyeye neşeli bir üslupla başlayan yazar sonlarına doğru neredeyse zoraki gülüyordur…

Zira her kağıt oyunu dramını oynar Konçinaların. Her toplum hüznünü yaşar insanlığın.