Gecenin Güneşe Olan Tutkusu

Yürüyoruz… Güneşin zirvede güç gösterisi yaptığı, bulutları yırtan güneş ışınlarının yüzümdeki her bir gözeneğe batışı, tuzlu terim ve kurumuş boğazım bir sıvının yoğunluğunda gevşemeyi bekliyor. Yanımdaki benden farksız değil. Bir markete girdim ve bir su aldım. Parasını dahi ödemediğim suyun kapağını yavaşça çevirdim, anın yanımdakine etkisi durağanlıktı ben ise çoktan suyu içmeye başladım. Ağzımı doldurmaktan boğulabilirdim ve kana kana bolca içtim. Anlık bir boşalma gibi susuzluğum bir anda geçti.

Toprak renginin ağır bastığı bu şehirde binalar olabildiğine güçlü ve eski. İki katı geçmeyen yapıtların yeraltında yerdelenler inşa edilmiş gibiydi. Genellikle kimse çok fazla dışarıya çıkmazdı. Kaplumbağa kabuğunu indirmişlerdi pencerelerine. Ne çan sesi duyabilirsin burada ne ezan. Ruhsal baskının olmamasına karşın yaşam kısıtlamıştı kendini, toplum pirinç kırıntıları kadar batardı engin derinlikteki okyanuslara. Yürümeye devam ettik uzak yaşam alanlarının sessiz çırpınışları içerisinde. Zirveye ulaşmak, öfkenin zaferiydi. En büyük öfke aslında en büyük yalnızlıktı. Aslında sadece bir arada yaşamayı öğreniyorlardı. Ben ise yaşamdan fazlasını istiyordum.

Yüz metre kadar ileride bir kalabalık fark ettim, yanımdaki hala suyla ilgileniyordu. O tarafa doğru yaklaşmaya başlıyorduk. Kapılar, pencereler, kapanmaya başladı tamamen. Garip olmasa da buralarda, bir şeylerin tedirginlik yaratığını anladım. Hayal dünyam, canlı bombanın olduğu ya da bir sokak sanatçısının o kadar insanı bir araya topladığını düşündürüp bana beklenmedik bir şeyler sunuyormuş gibiydi. Yanımdaki adımlarını hızlandırmaya başladı, ben ise ağırdan almaya başladım. Kalabalık tehlikeli gelmiştir hep, üstelik kontrol edilebiliyorsa büyük acılar doğurabilir; birçok insanda yaşamın her evresinden her saniyesine kadar bir etki bırakabilirdi. Kalabalıktan uzak durmuşumdur hep, onların arasında onlardan biri gibi olmaya, sıradanlaşmış yaşamlarının sıradan bir parçasının sıradan bir tıkırtısı olmaya tahammülüm yoktu. Kalabalık tekdüzeleşmemeliydi.

Yanımdaki merak ve umutla ilerliyor, ona yetişememeye başlıyordum.  “Çok eğlenceli bir şey olmalı, bu kadar insan neden bir arada olsun ki, kesin bir şey var, evet evet kesin, bunu kaçıramam, acele et de bakalım ne varmış?” Yabancı olduğumuz her cümlesinden belliydi.

Kalabalığa yaklaştıkça uzak durmaya çalışıyordum, bir tedirginlik sarmalamaya başladı vücudumu. Daha ne olduğunu anlamadan kalabalık arasından iki kişi yanıma gelip biri kolumdan tuttu, diğeri sol böbreğime bir silah dayadı, kafamı yanımdakine çeviremeden yol kenarında duran arabaya bindirdiler. Saniyeler saliselerin hızını bile anlayamadığı gibi ben de şaşkındım, anlamsız bir kazana düşmüştüm ve vücuduma dokunan silah bir şeyler yapmaya kalkışmama engel oluyordu. Yanımdaki meraklıyı da aldılar arabaya.

Kimse konuşmuyordu, sessizlik arabanın soğuk klimasıyla birleşip içeriyi bir morga çevirmişti adeta. Şehrin dışına doğru ilerliyordu bıyıklı, gür saçlı, genç şoför. Sorularımız cevapsız kalıyor, onlar için bir anlam ifade etmiyordu. Gözlerimizi bağladılar, yaklaşık yarım saat kadar daha ilerledik. Asfaltın yokluğu; arabanın savrulmasından ve çakıl taşlarından anlamak zor değildi ama bu kimin umurundaydı? Kimsenin. Düşündükçe içinden çıkılamaz boşluğa düşüyorum, sadece beklemekten ve belki de ölümün bana kavuşmasını birkaç saat içinde göreceğimden… yahut bir canlı bomba olacaktım tüm dünyanın acısını dindirmek için. Büyük bir patlama. Bu patlama büyük bir sanat olabilir mi? Manyak bir bombacının sanatını ortaya çıkarmak bana mı düşecekti yoksa yanımdaki meraklı arkadaşıma mı?

Arabadan indik, dik bir yokuşu çıkmaya başladık. Kimse konuşmuyor, herkesin üzerinde büyük bir baskı var gibiydi. Kırk beş dereceyi akan terimin göz kapağımın üzerinden geçerken yaktığı derimin acısından anlıyordum.

Basit iki gençtik yalnızca, basit bir merakla yaklaşmıştık kalabalığa. Hislerini ve duygularını teslim etmiş bu insanlar neyin peşindeler? Gözler kapalıyken hayal kurmak korkularımı yeniden doğuruyordu büyük bir sancıyla, bunu belli etmiyordum ve yürümeye devam ediyordum. Hayaller öylesine büyüyor, büyüyordu ki, ya en derin acılarını hatırlatıyor yahut en mutlu olduğun anılarını. İkincisini tercih etmeye çalışıyorum birincisini yaşamaya başlarken.

Gözlerimizi açtığımızda bir dev kazanını yana yatırmış gibi kocaman bir mağara önündeydik. Hava hala çok sıcaktı, buna rağmen içeride bulunan yirmiye yakın insanın bakışları soğuk ve ürkütücüydü. Yanımdaki korkudan mı, beni çok sevdiğinden midir, koluma yapıştı bir yaz kenesi gibi.

Bir adam yaklaştı onca eli silahlı, soğukkanlılıktan kanları donmuş insan arasından.

“Kimsiniz siz? Tüm planımı alt üst edebilirdiniz, ne yapmayı planlamıştınız?”

“Ben ve arkadaşım sadece oradan geçiyorduk. Kimseyi tanımıyoruz”

Tüm bunları söylerken adamdan gözlerimi kaçırmıyor ve fazla özgüvenli görünüyordum sanırım.

“Adın ne?”

“Kerem.”

“Yaşınız kaç sizin?”

“Benim yirmi, onun da on sekiz.” dedim ama yirmi yıl geriye gidip, doğduğum gün gibi bağıra bağıra ağlamak istiyordum.

“Senin adın ne?”

“Onun ismi…”

“Sen sus artık!” dedi ve silahını doğrulttu.

“O…” Sesimi böldü ve silahını çeneme dayadı.

“Kes sesini, dedim!”

Yanımdaki daha önce hayalini kurmadığı bir ortama düşmüş ve şaşkınlıkla karışık ne yapacağını bilememe duygusu dilini kullanma yeteneğini bir süre de olsa elinden almıştı. Şaşkındı. Ne kadar anlamaya çalışsa da durum anlamsızdı.

Etrafımızdakiler gülüşüyorlar, kirli ve birbirine karışmış sakalları arasından aslanı ürkütmeden fısır fısır konuşuyorlardı. Korkunun içinde zaman kavramını yelkovanla akrebe bırakmış farklı bir boyutta yaşıyorlardı sanki, bu can sıkıcıydı. Yeni bir çift oyuncaktık artık onların elinde, istediklerini yaptırabilirlerdi. Seks objesi, amele yahut her türlü işkenceye maruz kalabilecek canlılardık. Tüm bu toyca düşünceler beynimi yiyip bitiriyordu.

Yanımdaki sessiz bir şekilde oturuyordu. Bir anlık sessizlikten sonra etrafı detaylı bir şekilde incelemeye başladım. Duvardaki deliklerde fareler ve böcekler görebiliyordum, vahşi doğada gibiydim, bunlar da ilkel insanların kılıklarına girmiş kuklalardı. Mağaranın iki bölmesi vardı, eski çarşaflarla kapatılmıştı. Bir iki koltuk vardı ama çoğu taş üzerinde oturuyordu, aralarında artık oturamayanlar da vardı! Mağaranın gördüğü manzaraya bakarken bir anda söze atıldı lider kılıklı sıfat:

“Kaldırın şunları ortadan, uğraştırmayın beni.”

Yanımdaki ağlamaya başladı bir anda, hıçkırıkları yırtık bir deri gibi eziyordu kalbimi. Yüzü toprağın üzerinde ve saatler sonra böceklerin, farelerin etini kemirmeye başlayacağını şimdiden hissetmeye başlamış gibiydi. Tutamadım kendimi daha fazla, bir şeyler yapmalıydım:

“Ağlama, sus, şu güzelliğe bak, görmüyor musun? Sil sulu gözlerini, burhamlaştırma kalbini hemen. Bir bak şu manzaraya, vadiye, ormana, nazırındaki göle, gölün getirdiklerine.”

Elimizden gelen zavallarimize dalmaktı, zil zurna sarhoşmuşuz gibi!

Lider sözümü kesmek istese de susmadım, burnumun ucundaki namluya aldırmadan. Önce namluya, sonra liderin gözlerine… Kimseden ses çıkmadı, devam ettim sesimi bir anda kesebileceğini bildiğim halde, zamanın saliselerine verdiğim değer kelimelerde gizliydi.

– Yavaşça yaklaşıyorsun bana, biliyorum öldüreceksin beni, ama ne kaybedersin on dakika geç öldürsen. O vadiye gidelim, gel, on dakika huzuru, mutluluğu bulalım, gölü dolduran akarsuyun kaynağına gidelim. Şelale mi var orada? Şırıltısını duyuyor musun? Gelin, buluşalım şelalenin şırıltısında. Şevişerek barışalım. Doğanın müziği kavursun içimizi, rüzgâr yelesin tenimizi. Ormanın yeşiline dalıp, tonlarca yeşilin dingin büyülü ahenginde doğalım.

Bir silah sesi duyuldu, ince bir ses deldi kulağımı. Herkes bir anda irkildi, sustum o an ve etrafımdakilere çevirdim bakışlarımı, sonra dün, bugün, yarın da birinin öldüğünü görecekleri gerçeğini hatırlamışlardı yanımdakini kanlar içinde gördüklerinde. Bir ölü, bir ölü, bir ölü daha mutsuzluğun en dibe en koyu şekilde oturuşunun içinde birebir yaşayarak, bir ölü daha gömeceklerdi. Kokuşmuş cesetlerin kokusunu esen rüzgarlar alıp götürmüyor; çünkü işlemişti ölüm kokusu burunlarına ve bırakmayacaktı yakalarını, izin vermeyecekti hayal kurmalarına.

Önce yanımdakine, sonra anlattığım manzaraya çevirdiler kafalarını. Kuru çalılıklar ve tek tük ağaçlardan oluşan tepelerden başka hiçbir şey yoktu etrafta, ne bir canlı belirtisi ne bir su, ne de yakıcı güneşin ışınlarından başka. İşte o an, on gün gece olsa, bulutlar açsa yolları, yıldızlar ve meteor yağmurları yağsa bir saniyede, doksan dokuz salise sürebilirdi gerçeği ortaya koymaya. Yeşeren ümit ve umut tanecikleri daha tohumken öldü o anda. Mutluluk anlık bir vakaydı, hayal kurmak ise saniyeler içinde kaybolan yapraklara dokunabilmekti.

Sonsuz hayallere dalmak istermiş gibi dayadı hepsi namluyu çenelerinin altına, gözler bir mavide, bir yeşilde ve kulaklar şelalenin şırıltısındaydı, sol el rüzgârda, sağ el tetikteydi. Ve o an kulaklarımıza dolan patlamanın sesi, gelmekte gecikmiş baharların son sayfalarıydı.