Andronikos’u Anlamak

İçindekiler

1-Giriş

2-Andronikos

2.1-Serüven Seven Adam

2.2 – Andronikos’un Dilemması: Sanatta ve Dinde Doğu-Batı İkilemi

2.3- Andronikos Özelinde Bireyselleşme Çabası

3-İoakim

3.1-Genç Keşiş

3.2-İnfaza Tanıklık Etmek

3.3- Hesabı Kapattı İoakim

4-Sonuç

Sunuş

Bilge Karasu’nun “Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı” isimli hikayesini incelediğimiz bu çalışmada, hikayelerin karakterlerine sosyolojik ve psikolojik açılardan yaklaşmaya çalıştık. Bu sebeple, giriş kısmında istifadeli olabileceğini düşündüğümüz hikayenin konusuna denk düşen psikoloji disiplinine dair birkaç meselenin üzerinde durduk ve bu bilgiler ışığında hikayelerin iki temel karakterini tahlil etmeye uğraştık. İkinci bölüm ilk hikayenin ana karakteri olan Andronikos üzerinde durmaktadır. Bu bölümün ilk kısmında Andronikos’un, ikinci kısmında hikayenin temelini oluşturan değişimin ve hemen akabinde de buna karşılık Andronikos’un bireyselleşme çabasının üzerinde durduk. Çalışmanın üçüncü kısmı da “Dağ” isimli ikinci hikayenin ana karakteri İoakim’e dairdir. Hikayenin genel bir değerlendirmesini yapan ve sonuca bağlayan sonuç kısmıyla da çalışmamızı sona erdirmiş olduk. İstifadenize sunuyoruz.

1-Giriş

Bilge Karasu hikayelerinde gözümüze ilk çarpan şey sağlam karakter oluşumlarıdır. En ince ayrıntısına kadar tasarlanmış karakterler onun hikayeciliğinin sağlam birer kaleleri gibidirler. “Onun hikayelerinin bir diğer temel özelliği sergilediği postmodern duruştur” (Alan 2005, syf.26).

Alan (2005), değişik dünyalara ve kültürlere açık olma, bu kültürün eserleri ile metinlerarasılık oluşturma, kaosu hikayede bir motif olarak kullanma özelliklerini postmodern hikayenin unsurları arasında sayar. Buradan hareketle bizler gerek hikâyenin Hıristiyan kültürüne ait bir paradoksu incelemesi, gerekse karakterlerimizin bu dine mensup din adamları olması dolayısıyla bu teze hak veriyoruz.

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, üç ardıl hikayeden mürekkep bir kitap. Ada, Tepe ve Dutlar… Yazar, Ada ve Tepe’de “resim-kırıcılık” diye anılan ve Hıristiyanlık dini üzerinde Bizans döneminde etkili olmuş spesifik bir konudan mülhem kolektif bilinç dışındaki dalgalanmalara karşı bireyin gösterdiği reaksiyonları ortaya koyar. “Bu dalgalanmalar insanın bilinç dışında yıkımlara yol açsa da neticede ferdin bireyselleşmesine yardım eder” (Jung,2010).

Üçüncü ve son hikayesi olan Dutlar’da yazar, bir anıyı zihinde canlandırır gibi başlar söze ve kendini gerçekleştirmiş bir karakter olan Gigi’nin savaşmak için Güney Amerika’ya gidişi ve bu durumun eşi üzerindeki etkilerini vurgular.

Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı öyküsünde yer alan psikolojik öğeler C. G. Jung’un analitik psikoloji kuramındaki bazı temel kavramlarla benzerlik taşır. Bu sebeple öyküye Jung psikolojisi açısından yaklaşılmalıdır. Özellikle din ve bireyleşme süreci çerçevesinde yoğun olarak değinilecek temel kavramlar, başta arketipsel unsurlar olmak üzere kompleksler, bilinç, bilinçaltı, bilinç dışı, kolektif bilinç dışı, persona ve gölgedir (Evis 2012, syf.1)

Şimdi bizler yazarın postmodernist bakış açısından hareketle bu hikayeleri karakter eksenli bir çözümlemeye tabi tutacağız.

2-Andronikos

2.1-Serüven Seven Adam

Serüven seven adam, tek başına yaşayabilir, tek başına yaşamak için yaratılmıştır. Çocukluğunda, az mı gemici, balıkçı öyküsü dinledi… Şimdi, o gemicileri, o balıkçıları gerçekten anlayabiliyor (Karasu 2014, Syf.44)

Andronikos, ilk hikayemiz olan Ada’nın hem ana karakteri, hem de anlatıcısı (narrateur) olma vazifesini üstlenir. Yıllarca kilisede keşişlik yapmış, Hristiyan kültürünün naslarına hakim bir yaşlı adamdır. Kendi bilinci ve alt bilinciyle Andronikos, bu Hristiyanlığın üst kişiliğine (persona)  sıkı sıkıya tutunmuş görünür ilk başta. Fakat bir zaman, beklenmeyen bir şey olur:

Dönemin imparatoru egemenliğini devam ettirmek için dinin kutsal değerlerini menfaatleri doğrultusunda değiştirmeye kalkışır. Bu değişikliğin temelinde hem kendisinin Doğulu bir kimliğe sahip olması, hem de Doğu milletlerinin hoşgörüsünü kazanmak yatar. Keza o dönemde Doğunun veya İslâm uygarlığının çeşitli şekillerde Hıristiyan Batı’nın karşısına çıkacağından korkulduğu açıktır (Said 1982, 430).

2.2-Andronikos’un Dilemması: Sanatta ve Dinde Doğu-Batı İkilemi

Doğu ve Batı medeniyetinin geçmişten günümüze kendi sanat anlayışları doğrultusunda önemli eserler vermiş iki ayrık medeniyet olduğunu kabulle başlayalım işe. Gelişmişlikte ve özgünlükte müsavi sayılabilecek bu iki medeniyetin yalnızca günümüzde değil, ezelden beridir bir buluşma (confluence) köprüsü olmuştur Anadolu.

Bu iki medeniyetin sanat felsefelerine göz gezdirdiğimizde ilk olarak dikkatimizi batının şekilciliği (ki kübizmle zirveye ulaşmıştı) karşısında duran doğunun soyut estetik anlayışını görürüz. Tansuğ’a göre Hristiyan ikonculuğundan bu yana gelişen Batı resminde perspektif, gölgelendirme gibi teknikler bu durumun ispatıdırlar(1992).

En nihayetinde batının plastik sanatlara şekilci heykel ve yağlı boya türleriyle katıldığını, buna mukabil doğunun tekzip, ebru, gravür gibi sanat kollarıyla cevap verdiğini düşünürsek, bu temel farklılığı anlamak bizim için daha kolay olacaktır. Doğu’nun şekilciliğe tepkisi İslamiyet ile daha da artmıştır. Bununla birlikte Tansuğ, resim ile din arasındaki ilişkinin çok kuvvetli olduğunu savunmuştur. (1992, syf.18)

Andronikos döneminde ibre yavaş yavaş doğu medeniyetini göstermeye başlamıştı. Neticede Bizans’ta resim kırıcılık akımı ortaya çıktı.

Söylentilere göre, varılan karar kesindi. Resimlerin karşısında dua etmek, resimleri öpmek, resimlerden bir şey beklemek, puta tapıcılıktan başka bir şey değildi. Doğu illeri halkı zaten bu gibi şeylere karşı duruyor, bunları beğenmediğini, bunların devleti uçuruma götüreceğini söyleyip duruyordu. Araplar vardı sonra. Devleti sıkıştıran, resimlere düşmanlığı bilinen Araplar… Putlar, resimler kaldırılacak, putsuz, resimsiz tapınmaya dayanan bir din canlandırılacaktı. Dinin temeli buydu. (Karasu 2014, syf. 23-24)

Bu durum dolayısıyla Bizans’ta adım adım “resim kırıcılık” etkisini arttırır. Yukarıda da bahsettiğimiz gibi din ile sanat anlayışı arasında çok yakın bir ilişki vardır. Din her zaman sanata tematik açıdan en büyük kaynak olmuşken, sanat da dine hep kutsal motifler ve şiarlar sunmuştur. Dolayısıyla Bizans topraklarında gelişen bu hareket hem sanat, hem din alanlarında derin izler bırakır.

“Bizans İstanbul’unun yaşadığı en ilginç dönemlerden biri de ikonaklazma ya da tasvir kırıcılık devridir. Bu akım her ne kadar ilk etkisini imparatorluk merkezinde göstermişse de zamanla imparatorluğun farklı bölgelerine yayılacak ve 726-843 yılları arasındaki bir asırdan fazla bir zamana damgasını vuracaktır”. (Kaya 2009, 52).

2.3-Andronikos Özelinde Bireyselleşme Çabası

Bu marjinal değişiklik ve resmi ideolojinin dayatmaları ile birlikte iki yapının çatırtıları çok net duyulur: Hristiyanlığın statükocu öğretisi ve onun ördüğü dış bilinç. Bu iki sağlam zırh delinince, Andronikos’ta dinden münezzeh salt inanç kalmıştır. Bu durum hikaye boyunca Andronikos’u inancını sorgulamaya itecektir.

“İnancı uğruna zindana atılmağı bile göze alamayan adamın inandığı söylenebilir mi? O halde, gerçekte, inanmıyorum. O halde, yıllarca, bilmeden, farkına varmadan, yalan söyledim. Yalanımı yaşadım, yaşattım başkalarına da. Kendimi aldatmakla kalmamışım, herkesi de aldatmışım.” (Karasu 2014, s.38)

Evis’e göre Andronikos, “eski” inançlarını aslında sıradanlaşmış, bir başka ifadeyle monotonlaşmış davranış biçimleri olarak görür. Dolayısıyla inancını yeterince güçlü ve anlamlı bulmaz (2012, syf.484). Bu çalkantıların içerisinde Andronikos, yeni düzeni hiç kuşku duymadan ve sorgulamadan içselleştirmiş toplumdan uzaklaşma isteği duyar ve yaşadığı şehri terk edip hikayemize konu olan adaya kaçar.

“Bir ada ortamı, kendisini belirleyen, dışarıya kapalılık, kendisiyle sınırlanmışlık, duran zaman biçimi gibi özellikleriyle dışarının, dış dünyanın karşıtıdır. Ada ortamı, yalnız dünya ile karşıtlığı, bir sürgün yeri ya da barınak olarak benimsemesi açısından anlam kazanmakla kalmaz, kişiliklerin, bilinçaltı tepkilerin açıklanmasına (…) katkıda bulunur.” (Göktürk 2004, syf.170)

Adaya çekilmekle aslında kendi içine ve kendi bilincinin derinliklerine çekilmeye başlar adım adım Andronikos. Şimdiye kadar içinde yaşadığı topluma her adımda biraz daha yabancılaşır. Bu yolda Anronikos bırakın neye karar vereceğini, nereden düşünmeye başlayacağına dahi karar veremez.  Shopenhauer’e göre (2014)  insan istenci her durumda toplum istencinin altında kalıp ezilmeye mahkumdur. Öyle bir mahkumiyettir Andronikos’un adası… Bütün olup bitenleri denizin öteki tarafında bırakamamıştır.

“Andronikos için tek yol kalıyordu. Kaçmak. Gitmek. Kendini de, başkalarını da aldatmayacağı, aldatmak zorunda kalmayacağı bir yere kaçmak, bir yere gitmek. Öyle bir yer ki, kendisinden yalnız inancını değiştirmesi değil, eski inancına göre hareket et­mesi, davranması da, istenmesin. Öyle bir yer ki, bugüne dek topluluk içinde Andronikos neyi simgelemişse, orada öyle bir şeye yer olmasın”. (Karasu 2014, syf.38).

İlk hikayenin sonuna gelindikçe anlar Andronikos işin içinden çıkılamayacağını. Kaçtığı için kendini suçlar durmadan, o yıkık dökük olan dış gerçeklik ve kolektif bilinçten, yine yıkılmış kendi bilinç dışına yola çıkmanın “fikir çilesini[1] çekmektedir.

“Yanacak şeylerin bitmesinden başka yolu yoktur yangınları durdurmanın” (a.g.e, syf.52).

Böylece karar verir Andronikos dönmeye, dönüp olan bitenle yüzleşecek ve ceza çekmesi gerekiyorsa çekecektir.

3- İoakim

3.1-Genç Keşiş

         “Giden bir şeyler vardır gitmemekte” (Yüce 2014, s.48).

İkinci hikayede yani Tepe’de mikrofonu artık İoakim alıyor. Birinci hikayede hakkında biraz bahsederek Andronikos tanıştırmıştı bizi İokim’le. Bu hikayede kendisiyle olan tanışıklığımız artıyor.

“Andronikos, belki de ilk yaklaştığı adamdı. Neden sonra, belki de ilk konuşmak istediği, ilk konuştuğu, ilk sevmeğe başladığı, ilk güvendiği, bel bağladığı, ilk Kendisini ilk kıran, ilk umut kırıklığına uğratan, daha sonra da kendisine ömrünün en büyük dersini veren adamdı” (a.g.e, syf.60).

İoakim ve Andrenikos bütün bu olaylar başlayıp Andronikos adaya kaçmadan evvel sıkı iki dosttur. İoakim Andronikos’un nazariyatından çok etkilenir. O zamanlar İoakim manastırın en genç üyesidir. Bu yüzden Andronikos cezaya çarptırılıp öldükten sonra İoakim’in Andronikos’un yaptıklarını düşünecek daha bir ömrü yani uzun yılları vardır.

“Andronikos’un yaptığı kahramanlık mıydı? Kahraman mıydı Andronikos? Yıllardır, neredeyse bir ömürdür, bu soruyu evirip çevirip soruyor kendine, soruyor ama karşılığını vermeğe yanaşmıyor. Yanaşmıyor da değil. Kahramanlığın ne olduğunu düşünmekten, yani tanımını yapmaktan, yani yapması gerektiğini kabul etmekten, yani yaptıktan sonra da bu tanıma göre kahramanlığın değerini düşünmek zorunda kalmaktan çekiniyor” (a.g.e, syf.71).

Andronikos’un kendi içine seyahat etmek ve kendini bulmak, o güne kadar normal bulduğu fakat aniden yabancılaştığı kendisi için bir “unhemlich” halini almış şehirden kaçmak için bir adaya ihtiyacı vardı ve o bu adada seyahat ederken aslında kendi “hemlich’ine” doğru adım adım yürüdü. Ne arıyorsa ve neye ihtiyacı varsa orada buldu ve şehre cezasını çekmek üzere bulmuş olarak döndü. O yüzden cezasının infazında hiç tereddüt etmemiştir Andronikos. İşte Ioakim için de böyle bir yere ihtiyaç vardı çünkü o belki Andronikos’un yalnızlığından çok farklı bir yalnızlığı soluyordu şehirde.

“İoakim’in yalnızlığa bakışı ise Andronikos’tan kısmen de olsa farklılık gösterir. O, yalnızlığı, daha çok içerisinde bulunduğu çevreden uzak duruşuyla ilişkilendirir. Kendisini bu toplumun bir parçası olarak görmez. Onun yalnızlığını paylaşan insanların azlığı İoakim’deki yalnızlık duygusunu ortaya çıkarır. Çünkü en sevdiği dostlarından biri olan Andronikos, onu almadan manastırdan kaçmıştır” (Evis 2012, syf.48).

İoakim’in ihtiyaç duyduğu sığınak “dağ”dır. Zira kendisini bularak kalesinin burçlarını tamir edecek ve yabancılaştığı topluma karşı böyle direnecek olan Andronikos’un aksine, Andronikos’un ölmesinden sonra, Andronikos’u keşfedebileceği, her nerede ise orada onu bulabileceği yüksek ve coğrafyaya hakim bir tepeye çıkmaya ihtiyacı vardır.

İkisi de yürümüşlerdir hikaye boyunca, Andronikos düşündükçe yürümüş, yürüdükçe düşünmüştür, ayağındaki kesikleri yakan tuzlu suya aldırmadan. İoakim ne kadar yorgun düşerse düşsün, yürümüştür tepeden düşen yağmura aldırmadan. Burada hikayenin tamamını saran bir metaforu (değişmece) müşahede ediyoruz, insanlık kadar eski bir metafordur bu. Hayatı uzun bir yürüyüşe veya yolculuğa benzetip durmuştur her milletten, her tarihten ozanlar.

Kitapta gerçek zaman Andronikos’un (adada) ve İokim’in (dağda) yaptığı birer yürüyüştür. Bunun yanında karakterlere anımsatmak yoluyla yazar pek çok defa sanal zamandan faydalanmış, olay örgüsünü böyle örmüştür.

“Bu gitgide boşalan bir kalıp, bir güzelliğin gölgesi halini alan yürüyüş, yaşayış gibi olan bu yürüyüş, bir çıkıştan sonraki bir doluluk, bir tamlık, bir tepeden çevreye, geçmişe, güçlüğe bakış anı ile, bir dinlenme, ölümden, birazdan başlayacak inişten, ölüme doğru inişten önceki dinlenme anı ile, gücünün son damlasına dek kavranmasıyla anlam kazanmış bir denge anı ile taçlanan, doruklanan yürüyüş, günün birinde, gündelik yaşayışının içinde bir acı anı, bir iç burkuntusu, gününün etine saplanan bir diken olmağa başlamıştı” (Karasu 2014, syf.69).

3.2-İnfaza tanıklık etmek

Andronikos şehre dönmesi gerektiğine emin olur. İoakim’in en sonunda kahramanlık olduğuna karar vereceği bu adaya kaçış, Andronikos’a korkaklık gibi gelmeye başlamıştır. Bir şeyden daha emindir Andronikos müeyyidesi ne olursa olsun düşüncelerinden dönmeyecektir. O, yeni fikri hemen kabul eden, personasız dostu Andreas gibi değildir.

“Andreas’ın dine ve inanca bakışını özetleyecek olursak, Andreas, dinine bağlıdır fakat inancını savunabilecek düzeyde bir kişiliğe sahip değildir. O, kendi gölgesiyle yüzleşmekten kaçan, mantığıyla personasını bastırmaya çabalayan bir insan olması yönüyle dikkat çeker. İnanç-din ilişkisi içerisinde Andreas’ın işlevi, daha çok yeni inanışın savunulabilir yanlarını ortaya koyabilmesidir” (Evis 2012, Syf.486).

Neticede ölünceye kadar yememe ve uyumama cezasına çarptırılır Androkinos, bundan daha trajedik olanı, cezanın infazına şahit olarak İoakim’in görevlendirilmiş olmasıdır.

Andronikos yaşlı, tecrübeli ve bilgin bir keşişti dolayısıyla kendine ait ve belki asla vazgeçemeyeceği bir kişiliği (persona) vardı. İoakim ise öyle değildi, gençti ve kararsızdı yani onun böyle bir değişim -ya da isterseniz yozlaşma diyelim- karşısında kaçıp saklanabileceği bir adası yoktu, olsa dahi onu barındıracak kadar geniş değildi. O yüzdendir ki İoakim hayatı boyunca Andronikos’u araştırabileceği dağa çıkıp durmayı ve orada kararsızlığıyla yaşamayı tercih etti.

“İoakim, şunu anlamıştı sonraları: Gençliği, toyluğu, böylesi bir işte kendisini en güvenilebilecek insan haline getiriyordu. Baş Keşiş, ömrü boyunca İoakim’in kurtulamayacağı bir yük yüklüyordu omuzlarına” (Karasu 2014, Syf.85).

İoakim’in bu gençliği ve persona’sızlığı kendisine en yakın dostunun infazını gerçekleştirme külfetini de yükleyivermişti omuzlarına.

“Kahramanlığın kocaman, uçsuz bucaksız gereksizliğini, boşluğunu göstere göstere, kahramanlaşıp ölmüştü. İoakim ise sağdı; yorgunluğundan, tiksinti ile karışık küskünlüğünden, çok uzak yerlere gitmiş de dönmüş gibiliğinden başka bir sıkıntısı yoktu, o haliyle duruyordu tilkinin çulunun başında” (a.g.e, syf.99).

Andronikos’un öldüğü dokuz gün boyunca İoakim Andronikos’un sürekli konuştuğuna şahit oldu. Bir gece yarısı susuzluktan ve uykusuzluktan kırıldığı bir anda “seni gereksiyorum” diyerek aslında onun da bu hikayeyi okuyacak birine ihtiyacı olduğunu gösterir. Evet bu hikayenin bir yazanı bir de okuyanı vardır aslında, Andronikos ve İoakim.

3.3-Hesabı Kapattı İoakim

“Sabah çileye çekilecek. Dükkânı kapatma hesabına. Hiç aklına gelir miydi bu akşam yola çıkarken bu kolaylığa, bu rahatlığa ereceği? Ama şimdi bir şey daha biliyor. Asıl aradığı, istediği, buymuş. Bu kolaylık, bu rahatlık, bu erinç gölgesi… Artık her tümce bitebilir. Keşişe göre tek bir eksikliği var: Yirmi yılını kulaklarının sağır kalesi içinde geçirmiş olmaması. Keşişin hesabı, gerçekte, yirmi yıl yedi gün sürmüş olacaktı.” (a.g.e, syf.97)

Tam yirmi yıl dağa gidip gelir İoakim, dediğimiz gibi onun yalnızlığı çok daha farklıdır Adronikos’tan. Şehirle kalmış, şehirle sürmüştür yalnızlığını. Aslında İoakim’in pek çok kez dağa gidip gelmesine karşın Andronikos’un yalnızca bir defa gidip geri dönmesi bize bir gerçeği somutlar: İoakim bu değişimin içerisinde oluşturduğu gelgitleri yaşamıştır hep, buna karşın Andronikos tek seferde kim olması gerektiğine karar vermiştir. Tam 20 yıl bu gelgiti yaşadıktan sonra İoakim Andronikos’un bir kahraman olduğuna karar verir ve bütün sorularına cevap bulur. İnzivaya çekilmeli ve o da aslında içinde yaşama hakkını çoktan kaybettiği bu dünyadan çekip gitmelidir.

4-Sonuç

“Hayat duracak mıydı sanki? İnsanlar bunu kolaylıkla unutuyorlar galiba. Hayatın durmadığını, değiştiğini, değişeceğini. Çocukların, büyüdükleri zaman, dünyayı başka türlü tanıyacaklarını, babalarının bildiği dünyadan başka bir dünyada yaşayacaklarını” (a.g.e, shf.95).

Aslında bütün mesele bundan ibaretti. Shopenheuer (2007), toplumun bireye dayattıklarının hiçbir zaman bitmeyeceğini söyler. Statükoculuğun ne İoakim’e ne de Andronikos’a bir faydası yoktu. Onlar bunu anladılar. Böyle bir durum ancak Andreas için işe yarayabilirdi ve öyle oldu.

Andronikos öldükten sonra İoakim bir yavru tilkiyi himayesi altına alır. Toplum bu yavru tilkiyi ilk başta çok yadırgar fakat sonra kademe kademe alışmaya başlarlar. İnzivaya çekilmesi gerektiğini anladığı zaman İoakim tilki hastalanmıştır ve acı çekmektedir. Hiç tereddüt etmeden boğar ve öldürür onu İoakim.

Tilki  metaforu istenci (volonté) anlatmak için hem doğulu, hem de batılı yapıtlarda sıklıkla kullanılmaktadır. Ezop masalları bunun en etkili örnekleridir. Buradan mülhem diyebiliriz ki, İoakim’in acıyıp himayesine aldığı kendi istencidir. Andronikos’un ölümünden sonra içinde büyüttüğü toplumun genel teamülüne karşıt kişiliktir. Bireysel bilinç dışının (inconscience), toplum istencine (volonté generale) direnmesidir bu. Toplum İoakim’in farklılaşmasına ve ara ara dağa çıkmasına sonradan alışmıştır, tıpkı muhitin dikliye alışması gibi. Fakat bu kişilik İoakim’de gelgitler ile can çekişir. Tilkinin hastalıktan acı çekmesi gibi, o an bir gerçeklikle karşılaşır İoakim: tilki er yada geç ölecektir. En azından acı çekmeden ölmesini temenni eder İoakim. En nihayetinde orada boğduğu, beslediği tilki değil, kendi istencidir. Bütün bu tutsaklıkların içerisinde yaşayıp ölmek istemez İoakim. Buradan hareketle İoakim’in sonunu da tahmin etmekte zorlanmıyoruz. İnzivanın sonucunu tahmin edebiliyoruz.

Bireyselleşme çabası nihayetsiz kalır hep. İnsan aklı mahdut değildir, fakat öyle kılınmaya mahkumdur. Öyle kalmıştır İoakim’in ve Andronikos’un hikayesinde…

Kaynakça

  • Alan, İ. 2005, Bilge Karasu’nun Hikayeciliği, Yayımlanmış Y.Lisans Tezi, Konya
  • Çetişli, İ. 2005, Metin Tahlillerine Giriş 2 ( Hikaye, Roman, Tiyatro), Akçağ Yayınları, İstanbul
  • Evis, A. 2012, “Bilge Karasu’nun Uzun Sürmüş Bir Günü Akşamı Öyküsünde Din Ve Bireyselleşme”, International Periodical For the Languages, Literature and History of Turkish or Turkic, Vol:7/2, Turkish Studies, Ankara
  • Göktürk A. 2004, Ada (İngiliz Yazınında Ada Kavramı), Yapı Kredi Yayınları, Ankara
  • Jung, C. 2010, İnsan Ruhuna Yöneliş, (çev. Engin Büyükinal), Say Yayınları, İstanbul
  • Karasu, B. 2014, Uzun Sürmüş Bir Günün Akşamı, Metis Yayınları, İstanbul
  • Kaya, Ö. 2009, Buhranlar Dönemi ve İkona Kırıcılık Akımı, Mostar Yayınları, İstanbul
  • Said, E. 1982, Oryantalizm Sömürgeciliğinin Keşif Yolu, (çev. Nezih Uzel), Pınar Yayın Evi, İstanbul
  • Shopenhauer, A.  2007, Hayatın Anlamı, (çev. Ahmet Aydoğan), Say Yayınları, İstanbul
  • Tansuğ, S. 1992, Resim Sanatının Tarihi, Remzi Kitabevi, İstanbul
  • Yüce, C. 2014, Uzakta Beyaz, Everest Yayınları, İstanbul

[1] Gördüm ki, ateşte, cımbızda yokmuş, Fikir çilesinden büyük işkence. (Kısakürek, 2010)