Merdiven Boşluğu 1

Apartmanın yola bakan yüzünde, dikdörtgen şeklindedir giriş kapımız. Günde iki sefer selamlaşırız, bazen unuturum ben hatırını sormayı, hemen gönül koyar, tanımazlıktan gelir. Eşiğin önünde durdu, tanıştırayım, siyah eldivenli parmağını kapıya doğru uzattı, bu giriş kapımız, sonra aynı parmağı kendine çevirdi, bu da biliyorsun işte, bir değişiklik yok, hala aynı ben, sabah uğurladığın gibi, yalnız bak, eldivenlerim yeni, gelirken aldım onları. Dikdörtgen dedim, çünkü bütün kapılar böyledir, bizimki biraz farklı, şahsiyet sahibi bir kapıdır kendisi. Açmak için çekilen demir aparat yerden otuz santim yükseklikte, alçak yani. Yerden o hizaya kadar eflatun bir demir plakla kaplıdır yüzeyi. Sonra yine eflatun renkli parmaklıklar başlar, yukarı doğru uzanırlar. Parmaklıkların arkası buzlu cam. Neye hizmet o kadar aşağı yapmışlar bu aparatı bilmiyorum. Her seferinde eğilmek gerek, olsun, bir nevi kapıya saygı, eğilirsin ve uzatırsın elini. Eğildi ve koca demir yığınını hafifçe iterek açtı. Yerler ıslak, Ayten hanım yine merdivenleri yıkamış olmalı. Zemin mermer; mozaik desenli, beyaz üzerine kahverengi lekeler. İki adım attı ve durup geriye, bastığı yerlere baktı. Ayakkabısının izi ıslak mermerde kalıp gibi çıkmıştı. Batırdık işte kadının emek emek temizlediği yeri. Ne yapmalı? Geri döndü ve izin üzerine ayağıyla yuvarlak daireler çizmeye başladı. Koyu çamur izinin rengi gittikçe açıldı, leke büyüyerek kayboldu. Kötülükler, çirkinlikler de böyledir işte. Ayten hanım aynı zamanda evinin de hanımı. Çok iyi merdiven yıkar, ben de çok iyi suçumu gizlerim. Basamakları bir bir çıkmaya başladı. Ya ya ya, şa şa şa kontr-gerilla çok yaşa. Ya ya ya, adım at, şa şa şa, adım at, kontr-gerilla, adım at, çok yaşa ve işte bir adım daha. Bunlar da olmasa çekilmez bu merdivenler. Asansör olsaydı böyle şeylere gerek kalmazdı. Ya ya ya, bir adım attı, merdiven olayı çok kötü; ne evdesin ne sokakta, araftasın yani. Bu zamanda arafta olan, bitaraf olan bertaraf oluyor. Hepsini geçtim, sürekli bir tedirginlik hali var burada, çünkü şu sarı lambalar otomatik değil. Şa şa şa, bir adım daha attı, girişte basıyorum düğmeye, ikinci katta Hayri Beylerin kapısında sönüyor. Biraz yavaş ya da aceleyle biraz hızlı çıksam iki kat arasında, karanlıkta kalıyorum. Kontr -Selim Bey iyi akşamlar! Elli yaşlarında kadın sesi, tınısından belli bu, ellerden sonra yaşı ele veren ikinci hain; ses. Tanıyorum bunu, zaten merdivenlerde karşılaşabileceğim fazla seçenek yok. Eğer gençse Aslı’dır, yaşlıysa… Ve evet, Ayten Hanım, biz de sizden bahsetmiştik daha yeni, ellerini paltosunun cebinden çıkardı, kendisine gülümseyen kadına doğru döndü, -aaa Ayten Hanım iyi akşamlar, nasılsınız? Bazı durumlar için bazı kalıplar vardır, düşünmeden ezbere söylersin, sıra Ayten Hanımda: -İyiyim çok teşekkürler, uğraşıyoruz işte, annenler nasıl? Uzak bir yere çıkıyor olmalı, mahalle içinde bir yere gideceğinde bu bej rengi, deri çantasını almaz, genellikle elinde şu kuyumcuların verdiği küçük çantalardan olur; Sarraf Hüseyin. -İyi, o da iyi, yalnız bu ara hasta biraz. Ayten Hanım’ın yüzü (olması gerektiği gibi) düştü, -çok üzüldüm, çok geçmiş olsun, selam söylersin ona da. Bravo Ayten Hanım, rolünüzü çok güzel oynadınız. Oscar goes to Ayten! -Baş üstüne, söylerim. Tam o sıra Ayten hanım’ın kızı da geldi; Aslı. Annesinin yanında durdu, elini genç adama doğru uzatarak konuştu; -ne o, kışı erken getirmişsin, sıcak iklim insanı olduğun nasıl da belli. Bak bize, kışlıkları daha çıkarmadık bile. Bu kız benden bir yaş küçük. Annesi çekingen, sessiz bir kadındır, ama kızı onun gibi değil, biraz fazla cüretkâr. -Hah evet, üşüdüm bugün, e alışık da değilim böyle soğuklara, ellerim buz tuttu. Yolda telefonla konuşuyordum. Hadi diğer elimi paltomun cebine soktum, ama telefonu tutan elim? İyi ki yolda önüme seyyar bir satıcı çıktı, eldiven, atkı filan, sermiş tezgâhı yere, hemen aldım bir eldiven. -Ne demişler; iyi olacak hastanın doktor ayağına gelirmiş. Bu bayat espriye birlikte usulden güldüler. Sonra birden gülmesini topladı kız, -neyse biz tutmayalım sizi, iyi akşamlar. -İyi akşamlar. Ellerini tekrar cebine soktu ve merdivene yöneldi. Çok takdir ediyorum bu anne kızı. Her daim neşeleri yerinde. Zaten mutluluğu bulduğun yerin önemi yok; bir insan sesinin buğusunda, köhnemiş evin kuytusunda, dünya denen bu gayya kuyusunda yeter ki mutlu ol. Etrafta kendini hayata yakıştıran bir sürü, bir sürü insan var. Sokakta, yolda, markette… Evde, işte, merdivende ciddi olmak yakışmıyor mesela sana. Mütemadiyen set çekiyor aramıza. Bakma sen bizle sizin öyle kibar söylendiğine, çok yakınınla öyle konuşulmaz, gereksiz kibarlık ya da araya dağları koyup senli benli muhabbet yabancılığı gösterir. Anlarsın sen onu zaten. Peki gerçek anlamda tanışamaz mıyız? Hayır. Beni güldürmen de yetmiyor. Geldim, güldüm, sevdim diyemiyorum. Bu iş böyle bir olay değil ki. Değer verene değer vermek gerekiyor, ama verilmiyor işte. Bu konuda herkes gibi ben de suçluyum. Çünkü insanın doğası bu değil. Sonra görünüşte sebepsiz ama aslında birçok sebepten ayrılıyoruz, birleştik diyemeden. Bile isteye yapıyoruz bu işi. Bile isteye. Belki bir yol ortasında, tozlanmış, yıllanmış bir anıda ya da yaşlanmış bir tınıda kendi kendine düşünüp, unutmuştur, diyorsun ama yok. Unutmuştur diyor ama hayır, adını duysan mesela küçük bir sızı gelip oturur. Sebebi ne? Anlatamazsın bile. Yeni dünya düzeni diyorlar ya bu ara, eski insan düzeni işte bu. Ya ya ya, şa şa şa, kontr-gerilla çok yaşa. Düşünmekten alıkoysun diye beni; ya ya ya, şa şa şa, kontr-gerilla çok yaşa. Sevgili evim, sevgili yuvam, hiç düşünmeden alıkoy beni. Ya ya ya, şa şa şa…