Merdiven Boşluğu 3

Bu son basamağa gereksiz bir özen gösteriyorum. Adım atışım değişiyor, garip şeyler hissediyorum. Hâlbuki mütemadiyen her gün inip çıktığım bu merdivenin diğer otuz sekiz basamağından hiçbir farkı yok. (Evet, otuz sekiz tane basamak var bu merdivende. Elimde değil sayıyorum.) Bu da diğerleri gibi bir metre eninde, on beş santim genişliğinde. Bunun da üzerinde tıpkı diğerleri gibi kirden, topraktan oluşmuş kahverengi lekeler var. Bildiğin merdiven basamağı yani. Dün yine böyle mühim meseleler için çıkmıştım evden. Beyaz gömleğim, üzerine lacivert kravatım, takım. Tam burada, bu lekeli basamakta aklıma gelmişti. Yazılacak raporlar, iç siyaset meseleleri, işçi alımları, sigorta primleri değil. Çamaşır atmıştım makineye, çıkınca koltukların üzerine sermiştim, kurusunlar diye. İçim elvermedi iki günlük atletle dışarı çıkmaya. Döndüm yenisiyle değiştirdim. Ceketimi çıkarmıyorum hiç, aslında kirli olduğu farkedilmezdi. Ama bu üstün canlı olan ‘ben’e yakışmazdı. Yine ceketimi çıkarmadığım için gömleğimin kollarını da ütülemiyorum zaten. Olsun, o başka bu başka. Lekelerle ilgili yanlış anlamayın, kimseyi suçlamıyorum çünkü temizlemekle çıkmıyorlar. Geçen pazar; temizlik gününde bu merdiven yıkama işini ben yapmıştım. Ayten teyze ya da ablayla, abla diyorum artık, bir hayli uğraşmıştık çıkarmak için, çıkaramamıştık. Neyse basamak diyordum. Onu özel yapan ne biliyor musun? Bu pespaye görünüşü değil. O aynı zamanda, şimdi olduğu gibi, beni, bugünümü evimin dışına bağlayan bir araç. Hah ha! Leaayn! Biri dese gülerim buna. Aslı mesela. Tam ona göre bir laf bu. Her şeye derin manalar yükler; ağlak ağlak. Göre göre ona benzedim. Dur şimdi basamak diyordum, karıştırma. Bu son basamağı da inerim, on iki adımlık bir koridor çıkar, dar, karanlık. Önünü zor görürsün. Körebe oynar gibi iki elim havada, yan duvarları yoklayarak geçerim buradan. Bir sonraki apartman toplantısında bunu söyleyebilirim mesela. Hep konuşmadığımdan yakınırlar. Sen de her şeyden memnunsun, derler. Alın size problem. Sevgili işsiz, güçsüz, canı sıkılan, emekli komşularım! Mesela buraya şöyle sarı bir lamba takılabilir. Hem duvarların rengine uyar hem de yerdeki lekeler daha az görünür. Anlıyor musunuz yaşlı amcalar? Lekeleri kaybederiz demiyorum, görünmezlerse problem olmaz. Allah korusun, çocuklarımız düşer burada. Yalnız bunlar otomatik olmamalı, düğmeye basınca yanmalı. Hamdi Bey’in kızını korkutan köpek girer durur da olur olmadık yakar lambayı. İsraf. Bak burası çok hoşlarına gider. Tasarrufu pek sever bu amcalar. Başı önüne eğik, elleri siyah, uzun paltosunun cebinde ağır adımlarla çıktı apartmanın dış kapısından. İnce ince yağan kar taneleri omzunun üzerinde giderek büyüyen beyaz lekeler bırakıyordu. Yine böyle bir havada geçen yıl düştüğü için yavaş yavaş yürüyor, bastığı yerlere azami dikkat ediyordu. O kadar ki; ayaklarına bakmaktan karşıdan gelen bebek arabalı kadını hiç görmemişti bile. Kadın da önceden düşmüş olmalı ki -bunu sonradan “niye beni görmedi ki?” diye düşünürken çıkardı- önünden gelen bu genci farketmedi. Birbirlerine doğru metrelerce, ağır, ürkek adımlarla yürüdüler, yürüdüler. Haliyle düz, geniş bir kaldırımda siyah paltolu genç önünden gelen bebek arabalı kadına çarptı, sendeledi ve yere kapaklandı. Off, aptal kafam, önüne baksana. Neydi o, bebek mi vardı içinde, o da düşmüş olmasa bari. Yerde uzanmış halde başını kaldırdı, arkasında kalan kadın ve bebek arabasına doğru baktı. Kadının korktuğu belliydi. –Pardon! Özür dilerim, iyi misiniz? Kadın başını evet anlamında salladı ve hızla uzaklaştı oradan. İnsana kendini nasıl da suçlu hissettiriyorsunuz. Sen de beni görmedin. Aslında sen de bana çarptın. Ben düştüm, sen ayaktasın, beni sen düşürdün. Siz de iyi misiniz, deseydin alırdın cevabını. İyiyim iyiyim, önemli değil der, rolümü oynar, devam ederdim. Ama şimdi bak yolun ortasında manasızca oturuyorum. Gelmeyin kaldırmaya, hakettim bunu. –Selim! –Aslı! Aferin sana Aslı. En olmadık yerlerde gelirsin zaten. Aferin! Ne vardı bu halde görmesen beni. İnsan aciz bir hayvan. Bak nasıl da aciz görünüyorum oradan. Aciz ve yaralı bir hayvan. Üzerim de ıslandı. Dizim kötü. İçim acıyor Aslı. Bir anlatsam anlar mıydın neden burada oturduğumu. Sen olsan kaldırır mıydın beni? Kaldırmazdın. Kaltak! İnsan tanımadıklarına fazla kibar davranıyor. Zannetme ki gerçek, bu kibarlık lafta. Bak oturuyorum burada. Sen de tanıyor sayılmazsın beni. Yine aynı insan, tanıdıklarının ise hem kılına zarar gelsin istemiyor, hem de küçük hatalarından bir özür bile dileyemiyor. Önemsemez zannediyor hâlbuki önemser. Küçük işler deyip geçtiklerin açıyor aramızı. Senle ilgisi yok bunların Aslı. Yok mu bilgisayarında ne işe yaradığını bilmediğin birkaç düğme? Kullanamadığın, varlığından haberdar bile olmadığın bir özellik? Bunlara üzülüyor insan, dert oluyor. Sebepsiz can sıkıntılarımın teşhisini de kendim koyuyorum bak. –İyi misin Selim. Kalk hadi. Dur, yavaş, dikkat et. Yürüyebiliyor musun, basma o dizinin üzerine. –İyiyim Aslı iyiyim, önemli değil.