Klasik Komedi: Young Frankenstein

İyi Olan Kazansın (This Means War)’ı izleyenler bilir; FDR ve Lauren video dükkanında atışırken, dükkanın televizyonlarında iki ayrı eski film gösterilir. Dikkatimi çekip, bunu mutlaka bulmam lazım, moduna girip, duyduğum repliği arattım ve Young Frankenstein olduğunu gördüm. Neredeyse bir yıl olacak üzerinden geçen zaman ama bu hafta nihayet izleyebildim vee mutluyum! Beklentilerim boşa çıkmadı ve güzel iki saat -yaklaşık- geçirdim.

51b8e4f6c583a19407

Absürd komedi de diyebileceğimiz film, 1974 yapımı bir Mel Brooks filmi. Başrolde Dr. Frankenstein’ın torunu rolünde Gene Wilder’ı görüyoruz. Aynı isimle, yine bilim alanında uğraş veriyor olmanın getirisi olarak bu ismi bir miras gibi taşımak kahramanımızı bir miktar çileden çıkarıyor olsa da, sonradan olaylar yön değiştiriyor ve young Frankenstein büyükbabasının deneylerini devam ettiriyor. Bu süreçte kendisine Igor (Marty Feldman) ve Inga (Teri Garr) yardımcı oluyor. Canavar ise Peter Boyle tarafından canlandırılmış.

Deneyler sonucunda cansız bir bedene hayat vermeyi başaran Frankenstein bu sefer de bu durumun sonuçlarıyla uğraşmak zorunda kalıyor. Canavara hükmetmeyi öğrenme süreci sancılı. Ama işin sırrını keşfetmesi uzun sürmüyor Frankenstein’in:

-Love is the only thing that can save this poor creature.

(Bu zavallı yaratığı kurtarabilecek tek şey sevgi!)

Bu replik aynı zamanda benim filmle tanışma şeklim. Geçtiği sahneyi görüp, filmi aramaya koyulmuştum.

Filmde favorim, doktorla yaratığın sahnede dans ettiği kısım olmakla birlikte, Frau Blücher adı her telaffuz edildiğinde şaha kalkan atlar kahkaha sebebimdir. Ama bunun için kafanızın biraz güzel olması da gerekiyor olabilir.

IMDB puanı 8.1. Ben filmi sevdim mi? Kesinlikle. İzleyip, ‘Bu muydu?’ diyenleriniz olacak mı? Bence hayır, da hadi oldu diyelim. Onlar, eski filmleri, bütün mükemmelliyetçiliğini bir kenarı koyup, keyif almak için, içi ısınarak izleyenlerden olmayacak (Hafiften çirkefleşiyoruz). Her eski film, n’olursa olsun, savunulur mu? Hayır. Az buçuk objektifliğimi ifade babında, modaya, ama gerçek modaya ilgi duyan, Audrey Hepburn’ün zarafetine kayıtsız kalamayan, Tiffany’ye dair bir şey gördüğünde kalbi çarpan biri olarak Breakfast at Tiffany’s’i sevmediğimi söyleyebilirim (Linç edecekler beni). Bence yeterli. Niye böyle bir ispat çabası? Çünkü sinema eleştirmeni değilim. Çünkü yoğun bir süreçten çıktım ve dergimde gevezelik etmeyi özledim.

Mutlu çarşambalarınız olsun.

İyi seyirler!

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s