Merdiven Boşluğu 4

Geç kaldım bugün, acele etmeliyim. Televizyonun fişini çektim. Fırın tamam. Anahtar cebimde. Çantamı aldım. Cüzdan. Telefon. Ceplerini yoklayarak çıktı kapıdan. Ayakkabılarını giydi, kapıyı kendine doğru çekerek kapattı. Cebindeki anahtarı çıkarıp iki kez kilitledi. Sabah erken uyanmam gerekiyordu. Saat de çaldı, duydum. Kapatıp tekrar uyudum. Alarmın sesini değiştirme vaktim geldi, bağışıklık sağladım, fark etmeden kapatıyorum. Merdivenleri hızlı hızlı iniyordu. İkişer ikişer inersem dengem bozulur. Denedim daha önce, daha hızlı inilmiyor. En hızlısı bu şekilde teker teker inmek. Şu hızımla bir de düşersem… -Selim! Eyvah. Aslı bugün konuşmasak, çok acelem var desem? Alınır, bir hafta konuşmaz sonra. Bir seferinde dinlememişim, öylesine bir cevapla geçiştirmişim, kaç gün küs gezdi. -Günaydın Aslı. Konuşursa da susmaz şimdi. Huyu kurusun, iyi, hoş konuşuyor ama zamanlamayı pek tutturamıyor. -Günaydın. Nasılsın? Ah, geç bunları Aslı, saat sabahın sekizi, iyiyim işte, gece görüştük daha, yine nasılsın demiştin, ondan önceki sabah da iyiyim demiştim, ondan önceki gün yine sormuştun, her zaman iyiyim demiştim, kötüyken de iyiyim demiştim. Ne zaman kötüyüm dedim ki? Niye hep böyle başlıyoruz ki? -İyiyim Aslı, sen nasılsın? -İyiyim ben de, bak ne anlatacağım sana. Oyh, acelem olduğu anlaşılmıyor sanırım. Saçlarımı yıkamadım mesela, dağınık. Kravatımı takmadım henüz, çantamda. Çantamda mı? Koydum mu ki? Unuttum. Hızlı da inmiştim, oradan bari anlamalıydı. Kravatı almak gerek. Geri dönmem lazım daha. Hadi Aslı. -Ne oldu, kötü bir şey yok değil mi? -Yok yok. Çok küçük bir şey. Dün gece önümde yine onlarca dosya var. Saat on iki gibi. Okunan ve okunması gereken onlarcası masanın etrafına dağılmış, oda dağılmış, kafam dağılmış, bin parça. O an bir müzik dinleme isteği geliyor içimden. Ama ne istek. Bunalan aklıma sığınak. Esrar müdaviminin yoksunluk durumu gibi. Özgürlük mahrumu, kader mağduru gibi; sanki gökyüzüne hasret. Olmadık durumlarda edebiyat parçalayan bir avare gibi. Bütün düşünürlere inat… Özür dilerim, tamam, geri dönüyorum, konuşuyoruz biz bize. Aslı ne diyorsun, da diyemiyorsun bu kıza. Anlaşıldı, geç kaldım bugün. Aslında bu ilk değil, Aslı ara ara yapar bunu. -Oturalım mı Aslı? Karşılıklı oturuyoruz merdivenlere. -Gecenin bir yarısı çalışırken dün, canım çok sıkılıyor. Bari diyorum, uzanayım, takayım kulaklıkları. Neyse hedonist tarafım ağır basıyor, Aristippos’un “En iyi üstün hazdır” şiarına uyup alıyorum kulaklığımı, uzanıyorum yatağıma, tam da düşündüğüm gibi. Yüzüm aşağı, gömülüyorum yastığıma, ellerim yastığın altında. Kulaklık, müzik çalar uzanıyor yanımda. Bir süre sabit duruyorum o vaziyette. Müziği açmadım henüz. Sadece duruyorum. Niyetim uzanıp uyumak olmadığı halde bu durumda daha fazla rahat hissediyorum ve bir düşünmek alıyor beni. En başta müzik dinleyerek rahatlayacağımı düşündüğüm için şu anki rahatlığım memnun etmiyor. Amaca değil yola takılıyorum Selim! Anlıyor musun? Yanı başımda biri sürekli kalk ve müziği aç, diyor. Dayanamıyorum. Hafifçe doğrulup, kulaklıklarımı yerleştiriyorum ve açıyorum bu güne kadar keyifle dinlediğim bütün şarkıları. Sezen Aksu, Pink Floyd, Cem karaca… Ama rahat edemiyorum, içimi sıkıntı basıyor, daralıyorum. Uzanırken aldığım tadı alamıyorum. Çıkarıyorum kulaklıkları, bari, diyorum, yine yatayım, uyurum belki. Aynı vaziyette tekrar yatmayı deniyorum, o da olmuyor. Uyuyamadım Selim. Çok kötüydü. Kalktım çalışmaya devam ettim. -Geçmiş olsun Aslı. Kahvaltı yaptın mı sen, bugün izinliyim, istersen bir yerde kahvaltı yapalım orada devam edersin. Aferin, o kadar lafa geçmiş olsun mu denir? Hem neye geçmiş olsun? Kahvaltıya gelse bari. Ellerim neden titriyor? Hastaymış desinler artık müdüre. Bir gün idare ederler beni. -Tamam, bir ceket alayım, çıkalım.