Cehennem Sokağında Birey Olmak

Yoğun geçen bir günün ardından 21. yüzyılın dünya genelinde oldukça popüler kahvecilerinden birine girmişiz. Saat 17.00. İstediğimiz sadece bir fincan Türk kahvesi içmekken, baristanın ‘Son zamanlarda en popüler içeceğimiz olan X, denemek ister misiniz? Üstelik artık buzla değil nitrojenle soğutuyoruz’ demesiyle irkiliyoruz. Nitrojenle mi soğutuyoruz dedi o? Popüler mi? Ne? Nasıllar ve neler denizinin içinde kaybolacakken ısrarcı bakışlarını bir türlü üzerimizden çekmeyen baristayı oldukça meraklı bir tutumla onaylıyoruz. Ardından, nitrojenle soğutulmuş X içeceğini yudumlamak için pipet arıyor ama bulamıyoruz, meğer pipet kullanımı kısıtlanmış, ‘Plastik çevreye zararlı’ denmiş. Çevreyi düşünen ama karton bardaklarla kahve içtiğimiz son derece popüler ve paracı bir  ‘Amerikan kahvecisinde’ olduğumuzu düşünüyoruz, yüzümüzde bir gülümseme. Kahvemizi aldık, ilerliyoruz. Bir grup lise öğrencisi yanımızdaki koltuklara yayılmış, bağıra çağıra şu çok popüler ‘Amerikalı müzik grubunu’  konuşuyorlar. Galiba ‘Yüksek sesle konuşmak da popüler oldu’ diye düşünüyoruz. Gözümüz liseli erkek öğrencinin ekran koruyucusundaki Myron’un meşhur Discobolus heykeline çarpıyor. Kız arkadaşı o esnada heykelin ismini merakla soruyor, öğrencimiz ise heykeli kendisi yapmış gibi emin bir tutumla ”Davut heykeli değil mi? ” diyor. Darmadağınız. Michelangelo’nun kemiklerinin sızısını kalbimizde hissediyoruz. Bir yandan elimizde akıllı telefonumuz, kalbimizin sızısı ile sanal dünyaya sığınalım istiyoruz.

Telefonumuz çok popüler, hani şu en son “Bazı şeyler paylaşılmamalı.” diye reklam yayınlayan marka, ne büyük çelişki ama! En popüler sosyal medya sitelerindeki hesaplarımızı kontrol ediyoruz. Evet bakalım bugün kimler içindeki sevimsiz boşluğu doldurmak için yeni aldığı ‘Bluzunu’ bile çekip paylaşmış? Bluzdan önce bir poşet brokoli resmi görüyoruz. Birisi ‘Yeşil Beslenme’ ismiyle popüler bir diyete başlamış ve birazdan pişireceği brokoliyi bizimle paylaşmış. Dün ‘Bluz eşiğini kimse geçemez’ diyorduk ancak ‘Brokoli eşiği’ şeklinde yeni bir sınır tanımlıyoruz. Ekran önümüzde, resimler akıp giderken bir sürü içerik görmeye devam ediyoruz. Kimi servet döktüğü beş para etmez sağlıksız kozmetik ürünlerini ‘bedavaya’ getirmek için reklam yapıp etiketlemiş, bir başkası yine çılgınca alışveriş yapmış. Kulağımızda annemizin ‘Mesleği bile olmayan insanlar ne ile harcar da alır bu kadar?’ sorusu. Yine pek çok kadına şiddet haberi, kapkara haberler bunlar okunmuyor, diğer yandan çalma listesini paylaşan ‘Müzik için bile para ödeyen’ insanlar, ancak neticede biz de o insanlardan birisiyiz, çok takılmıyoruz, şarkıların çoğunun adını bile duymamışız, ama ezbere biliyoruz çünkü çok popüler şarkılar bunlar ve evet beklenen resim, günün olmazsa olmazı kedisinin pek sevimli hallerini paylaşanlar derken ve derken beynimiz uyuşuyor, demek ki günlük dozumuzu almışız. Ve doz aşımına uğramamak için ekranı kilitleyip telefonu bırakıyoruz. Akıp giden caddeyi izlemeye başlıyoruz. Dünya varmış!

Bizler, tıpkı bizi birbirimizden ayıran DNA’larımızdaki kusursuz gen dizilimimiz gibi, apayrı kişiliklere sahibiz. O halde kitleye katılmak neden bu kadar önemli olsun? Çok düşünmek veya hiç düşünmemek kavramlarından hangisinin daha tehlikeli olduğunu düşünüp dururken, hastalığın ismini fark ettiğimiz anda yüzümüze buz gibi bir gerçek çarpıyor ve ürperiyoruz: Popülerizm. Ne demek peki bu ‘popülerizm’, adı üstünde mi? Basit bir tanımla, bir şeyi sadece popüler olduğu için, etik, doğru ve makul olana değişmek. Peki kim bu popülerizm müptelaları? Popülerlik en temelde sosyal medyadan, giyim ve gıda sektörüne kadar çok geniş bir kümeyi kapsasa da, günümüzde bu kümenin örneklemlerini bulmak çok da zor olmuyor.

En basit örneklem, sosyal medyada her gün ve hemen her tıkta gördüğümüz ve kendisini ‘içerik üreticisi’ veya ‘influencer’ olarak tanımlayan ancak işin özünde nasıl ‘influence’ ettiklerine dair en ufak bir fikir bile yürütemediğimiz reklam budalası insanlar. Bir şeyleri hakkıyla öğreterek insanları pozitif anlamda etkileyip, kişisel birikimlerine katkı sağlayan küçük bir grubu bir kenara ayırınca, geri kalan ve çoğunluğu oluşturan bencil üreticilerin sundukları içeriklerin sadece reklam amaçlı ve fazla abartılmış oldukları su götürmez bir gerçek. Demek oluyor ki ‘influence’ olamıyorsanız, sakin olun, hasta değilsiniz.

Şüphesiz, eleştirirken estetik ve objektif bir şekilde yaklaşılması gereken sektörlerden birisi sinema ve dizi sektörüdür. Günümüzde, ünlü eleştirmenlere göre bu sektör adeta ‘Can çekişiyor’, hatta dizi sektörü çoktan ‘Son nefesini verdi’ bile. Amacı sadece ‘Daha popüler olmak’ ve ‘Daha fazla para kazanmak’ olan ve tiyatro adabından yoksun, üçüncü sınıf oyunculukları ile son dönemdeki diziler ve sinema filmleri gerçek oyuncular için kanayan bir yara. Sanat sektöründe popülerizm genellikle, ‘A kişisi bu diziyi izledi ve sevdi, o halde ben de izlemeliyim ve sevmeliyim çünkü A kişisi popüler bir insan ve önemli olan da bu’ şeklinde oluyor olsa gerek. Asıl gösterilmesi gereken objektif tutum: ‘A kişisi bu diziyi izlemiş ve sevmiş, aynı diziyi merak ettiğim için izledim, oyunculuklar-kurgu  benim estetik anlayışıma uyuyor/uymuyor” şeklindedir. Tabii bu düşüncenin kontrapozitifi de elbette popülerizm olarak nitelendirilebilir. Örneğin, operadan hoşlanmayan birisinin hiç merak duygusu olmadan sadece çok popüler olduğu için veya nitrojenli kahvesini yudumlarken arkadaşlarına ‘evet ben de gittim’ diyebilmek için eseri izlemeye gitmesi de popülerizmdir. Bir dilim çikolatalı pasta sizi mutlu etmeye yetiyorken arkadaşınızın midesini bulandırıyor olabilir. Aynı yaklaşımla bir insanda oluşan estetik zevk size haz vermiyor olabilir çünkü sanat temelde yoruma dayanır. Bir esere bakınca kimse aynı yorumu yapmak zorunda değildir. Demek ki kişisel gelişim sürecimizde ”Siz güzel diyorsanız güzeldir” demek yerine, ”Güzel ve doğru kavramları rölatiftir, ben tercih etmem” demeyi de öğrenmeliyiz.

Popülerizm kümesinin bir başka geniş örneklemini ise insanlardan ziyade şirketler oluşturuyor. Günümüzde pek çok şirket yıllık kar sıralamalarında rakiplerinden geri kalmamak kaygısıyla pek çok yenilikçi girişimde bulunuyor. Aralarında en popüler olanları ise şirketlerin son zamanlarda uyguladıkları ‘çevreci’ girişimler.  Örneğin, teknoloji çağında yaşamamıza rağmen hala tam anlamıyla dijitalleşememiş büyük şirketlerin, ofislerinde yürüttükleri çalışmalarda bilinçsizce kağıt kullanıp buna karşın yemekhanelerinde ‘Yeşil şirket’ sıfatını alabilmek için, atıkları özenle ayırmalarını örnek verebiliriz. Elbette söz konusu çevre olunca zararın neresinden dönülse kârdır diyebilmeliyiz, ancak bu şekildeki girişimleri etik olduğu için yapmalıyız, kâr sıralamasında geri kalmamak için değil. O halde sorgulamak için yalnızca üç soru yeterli:  ‘Neyi? Nasıl? Ne için?’

Peki popülerizm ve moda aynı şey mi? Bu soruya cevaben, anti-popülerizmi popülerleştirmek hatasına düşüp körü körüne normatif bir tutumla ‘Evet, moda popülerliktir” diyemiyorum. Aksine, elbette hayır. Öncelikle moda kavramının çok geniş bir başlık olduğunu göz önüne almalıyız. Ardından ‘Moda olan nedir’ sorusunu sormalıyız. Moda olan şey, örneğin bir renk mi veya bir ürün mü? Alt kategorilerini de düşününce moda kavramına bütünüyle ‘Popüler olan her şey modadır’ diyebilmek için, modanın tamamen Amerikan tekelinde olması gerekiyor veya moda olan her ürünün tek bir marka tekelinde olması gerekiyor. (Günümüzde örneğin İtalyan modası varken veya bunca marka-ürün çeşitliliği varken bu gerçekten oldukça zor bir olasılık.)

Başka insanlar tarafından beğenilen ve ilgi çeken her şeyi, evet gerçekten her şeyi, kendi doğrumuza ve yararlı olana tercih ediyorsak belki de bir durup nefes almalıyız. Kendi zevklerimizin peşine, kendi istek ve ihtiyaçlarımız doğrultusunda düşmeliyiz. Hayatı anlamlandırabilmek için kendi bakış açımızı keşfedip olayları bu şekilde yorumlamalı, kendimize de sürekli yinelediğimiz eleştiriler yapmalıyız.

Tüm çağların asıl problemini göreli olarak tanımlamışız:  ‘Belki de gerçek hastalık, bazı insanlar için kendi bakış açısını keşfetmekten yoksun kalıp herkesleşmenin gölgesinde hiçbir şeyi hiç düşünmüyor olmakken, entelektüeller için de bilginin aydınlıktan kör edici ışığında, her şeyi çok düşünüyor olmaktır’ . Nitrojenle soğutulmuş kahvemiz çoktan bitmiş. Son yudumun o kadar da soğuk olmadığını hatırlıyoruz, nitrojen etkisini yitirmiş olsa gerek. Aklımıza Süreya geliyor -ne zaman canımız sıkılsa bizi yalnız bırakmaz, biliyoruz- Süreya bir şiir fısıldıyor kulağımıza, en popüler şiirlerinden birinin en az popüler ilk iki mısrası:

” Eşdeğeriyle yan yana yürürken

Cehennem sokağında birey olmak ”

Ne güzel isim ‘Eşdeğeriyle Yan’, ne güzel insan Süreya, ve günü tamamlıyoruz cehennem sokağında.

*

görsel: pixabay.com

Cehennem Sokağında Birey Olmak” üzerine bir yorum

  1. Çok güzel ve anlamlı… Günümüz popülerizm sorunları ancak böyle güzel anlatılabilirdi. Başarılarınızın devamını diliyorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s