Salgında Özlediklerim ve Minik

Bu ara hava hep kapalı ve İstanbul çok gri. Sonbahar melankolisinin dibine vurmuş durumdayım. Bunu, artık yedi aydan fazla zamandır uğraştığımız salgına ve biraz da son günlerde karnımı gözle görülür şekilde şişirmeye başlamış minik tırtıla bağlıyorum. Kendisi 18 haftalık haliyle artık bahse değer bir birey bence. Bu yazı da, zamanında korebenin karantinada neleri özlediğimden bahsettiğim bir resim altı yazısını okuyup, bu konseptte yazmamı ve BKnın hamile olmanın nasıl bir şey olduğunu yazmamı önermesi üzerine, ikisine cevaben yazılıyor.

Processed with VSCO with c4 preset

Aslında ekim-kasım ayları yılın en sevdiğim zamanlarıdır. Renk değiştiren ağaçları, yolları kaplayan yaprakları görmeye bayılırım. Mutlaka bolca fotoğraf çeker, çektiririm. Ama başta da söylediğim gibi, bu sene bu mevsim renk değiştirmiş gibi.

Bu dergide de 2012’den itibaren kanıtları olduğu gibi, senelerce bekleyip sabrettikten sonra, üniversite bitince İstanbul’a taşındık. Birkaç teorim olmakla beraber, neden ve nasıl başladığını kestiremediğim bir İstanbul sevdası nedeniyle. Ve öyle uslu uslu oturmaya değil, altını üstüne getirmeye ve bu şehirden hiç bıkmamaya geldim. Zaten taşınır taşınmaz kendimi bu vaadi yerine getirmeye adadım. Taşındığımız andan itibaren, o anki koşullar nedeniyle sağ bacağım komple alçıdayken bile, hafta sonu Boğaz’da kahvaltılardan, mutlaka ayda 1-2 konser/tiyatrodan, sırf kahve için Küçükçekmece’den Karaköy’e gitmekten (tabii ki sırf kahve değil ama anladınız) geri durmadığım takribi iki yıl geçti. İşte bunları çok özledim. Bir gün şöyle bir şey oldu: 17:00’da işten çıktım. Küçükçekmece’deyim. Dolmuş ya da otobüsle Marmaray İstasyonu. Oradan Marmaray’la Yenikapı. Metroya aktarıyorum. Şişhane’de iniyorum. Yürüyerek Serdar-ı Ekrem’deki Kırım Kilisesi’ne ucu ucuna varıyorum. Turkcell’in Sıra Dışı Sinema etkinlikleri kapsamında Kırım Kilisesi’nde Cold War gösterilecek. Tabii ki ilan edilenden bir saat geç açıyorlar kapıları. Ve beklerken yemek yiyecek hiçbir yer olmadığı gibi, aynı sokaktaki bakkaldan aldığım bisküviyi yerken oturabileceğim düzgün bir kaldırım bile yok. Neyse, açıyorlar kapıları. Girip arkalardaki bir sandalyeye oturuyorum. Filmin başlamasını beklerken, kendime neden bunu yaptığımı düşünüyorum.

Bunları (çünkü benzerleri çok yaşandı, mesela hafta ortası Ataşehir’deki Fenerbahçe basketbol maçına yetişebilmek için Küçükçekmece’deki işlerimizden erken çıkışlarımız gibi) hep gülerek, şakalı anlatmışımdır. Halbuki bir adım daha atsan çizginin öbür tarafına geçip nevrotik olarak adlandırılabileceğin durumlar. Ama mecbursun. Bu şehrin tadını çıkarabilmek istiyorsan, diğerlerine benzemek istemiyorsan, rengini kaybetmek istemiyor ve gerçek hayatla harikalar diyarını bir arada yaşamak istiyorsan, şehrin seni ayakları altında ezmesine izin veriyorsun. Sonra bir köşeyi dönüyorsun ve gökyüzünde pembe bulutlar, yolun sonunda en tepede Galata’nın tepesi (yaşanmıştır). İşte bunu acayip özledim.

En maskesiz (!) haliyle yazacağım, pandemide İstanbul’da doktor olmak çok keyifli değil. Nispeten daha rahat koşullarda çalıştığımı düşünüyorum ama şu gerçeği hiçbir zaman unutamıyorsunuz: O gün temasa geçtiğiniz herkes hasta! Ve bu hastalık covid olabilir. Bununla yaşamayı öğrenmek zaman aldı.

Bir diğer konu, gündemin bizim için hiçbir zaman normalleşmemesi. Genel olarak kızıyor olsam da, bazen fazla normalleşenleri anlamaya çalışıyorum. Ve bazen onlara özeniyorum. Bu konunun farkındalığından biraz olsun kurtulmak isterdim. Maske takmayı unuttuğum hiç olmadı mesela. İnsanlarla tokalaşmayı özledim. Ve bir seferinde Instagram’da yazdığım gibi; IF Beşiktaş’taki Adamlar konserinde, önümde kendini kaybetmiş bir kız vardı, bana çarpmasın diye arkasında iki büklüm olmuştum. İnsanlarla çarpışmayı bile özledim.

Üzerine şimdi, bugün farklı bir sebeple muayene olmaya gelen hastam ertesi gün izlem listeme düştüğünde ve o hastamın pozitif olduğunu öğrendiğimde, ‘Acaba bir şey kapmış mıyımdır? Ya da doğum öncesi izne kadar bir şey kapmadan yırtabilir miyim?’ diye düşünmeden edemiyorum. Bulantılar ve saat başı tuvalete gitmeler, biraz da karnınızın ufaktan şişmesi dışında bir bebeğiniz olacağını çok da algılayamazken, farkında olsanız da olmasanız da koruma içgüdünüz ilk günden başlıyor. (Varsa sigarayı alkolü kesiyorsun, topuklu ayakkabı giymiyorsun, yağmurda merdivenden inmeye bile çekiniyorsun, vitaminler havada uçuşuyor, biraz karnın ağrısa bebeğe bir şey mi oldu, diye ödün patlıyor.) Biraz, daha tasasız günleri özlüyorum.

Düşünmeden arabaya atlayıp bir yerlere gitmeyi özlüyorum.

İlmisimya’da kapının önündeki masalardan birine oturup yüzüme vuran rüzgarı hissetmeyi özlüyorum.

Ailemi özlüyorum. Mutlulukları AYNI ORTAMDA OLARAK paylaşabilmeyi özlüyorum.

Belli ki uzun uzun yazmayı da özlüyorum. Ki bu zamanlar en çok yazdığım zamanlardan.

Ama burada ara veriyorum. Bu iki konu, tek bir yazıya sığmayacak, fark ediyorum.

Salgında Özlediklerim ve Minik” üzerine 3 yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s