Sana el uzatıyorum, tutar mısın gelecekteki ben?

Merhaba müstakbel okuyucu, istikbalinde öngördüğüm okumak eylemli davranışını şu an gerçekleştiriyor olmanla müstakbel sıfatını çok hızlı kaybettin. En hızlı kaybedişin değildir eminim, sıkma canını. Hoşbeşli, havalı sulu, gündemli girişlere yeğleyeceğin bir giriş yaptığımı kabul etmelisin. Bilerek olmadı, klavyenin parmaklarım arasındaki akışını özgür bıraktım. Parmaklara özgürlük!

İzninle, girişte daha fazla vakit kaybetmeyip yavaştan yazma tetikleyicime, ilham dopingime doğru ilerliyorum. Günlerdir yoğun bir tempoda çalışıyorum. Bu günler henüz bitmedi, bitmeyeceğini de kabullenmeye başlamam dakikalar öncesine tekabül ediyor esasında. Tam olarak şöyle oldu: Önümde iki ayrı bilgisayar açık, birinden büro işlerini yürütürken, diğerindense doktora dersinden henüz çıkmış, ödev hazırlamak için araştırma yaparım düşüncesiyle bilgisayarı açık tutuyorken; ne zamandır kontrol etmediğim bir diğer elektronik posta adresim aklıma gelince çarçabuk giriş yaptım. İnternet alışverişleri, sosyal medya hesabı bildirimleri, reklamlar, tanıtım postaları… Sil, sil, sil. Derken birden Futureme. Aa, 6 Aralık 2020’ye bir not göndermişim. Ne demişim bakayım. Bu raddeden sonra heyecan her zaman ağır basar, (insan kendisinden gelen notları niye bu kadar merak eder hiç anlamam) öncelikler, dersler, talepler anında silindi gitti aklımdan, kendimi metni okurken buldum.

“Dear FutureMe,
sevgili gelecekteki halim, dünyayı karıştırıp, keyfimi doldurup ceplerime kaçasım var bu şehirden. çünkü biraz hak ettiğimi düşünüyorum. dinlenmeyi. anlamsızca oradan oraya koşturduktan ve amansızca çare arandıktan sonra uzun yıllardır hak ettiğimi düşünüyorum. bilemiyorum. belki de hak etmek için bu söylediklerim yeterli değildir. efkarlı müziklerle, can sıkıcı yaz sıcağıyla baş etmeye çalışmak mesleğimi icra etmekten daha zordur belki. cinsel istismar dosyasındaki enişte gibi bakışlarında korku göremiyorum. gerçekten inanmak istiyorum dünyanın güzelliğine, gerçekten savunulacak bir tarafının olduğuna ikna olmak istiyorum. ama bakamıyorum gözlerine. öyle ürkütücüler ki, bir sapığın ellerine sahipsin tıpkı ve biliyor musun hayat sizin gibileri savunmak zorunda olduğumuzda bize hiç adil davranmıyor.” 6 Ağustos 2019.

Metni olduğu gibi buraya aldım. Nedenini okudukça anlayacağını düşünüyorum, sevgili okur (“Okurum” mu demeliyim ki, anlamsız bir yakınlık hissettim, sonuçta iç dünyamı açacak kadar yakınız artık).

Metne şekilsel bir yorum getireyim. Hızlı kaleme alınmış, özensiz, kopuk kopuk, imla ve anlatım hatalarıyla dolu bir metin. Büyük ihtimalle bu metni kaleme aldığımda (klavye mi desem?) tetikleyicim anlık bir yükseliş, anlık bir hismiş, üzerinde detaylıca düşünmeksizin, çalakalem yazmışım. Ancak bir yönüyle de zihnimi meşgul eden sorunların kolayca tespit edilebildiği, anlam karmaşası olmayan, net ifadeler kullanmışım. Metnin bir yerinden sonra nesne değişiyor, artık özne haline geliyor. İçimden fışkıran cümlelerle adeta tüm hıncımı üzerine boşaltmak istediğim biri halini alıyor.

Merakının da farkında olarak, metnin içeriğine birkaç paragraf ileride geleceğim, o şimdilik kenarda kalsın. Önce konuya giriş yaptığım yerden, kendimden bir sonuca bağlamalıyım metni.

Bu yazıyı kaleme aldığım günü ve anı hatırlamıyorum. Sıcaktan bunaldığım ve koşturmaktan yorulduğum bir günmüş. Efkarlı müzikler dinleyerek de günü taçlandırmışım. Dinlenmeye ihtiyaç duyuyormuşum ama belli ki bu ihtiyaç bedensel bir ihtiyaçtan öte zihinsel bir dinlenmeyi içeriyor. Sürekli iç muhasebe yapmam gereken bir -muhtemelen- CMK görevlendirmesi ile girdiğim ifade ile hayatın anlamına sorgular hale gelmişim.

Şimdi burada kısa bir başa dönüş yapalım, bugün bu metni yazmaya beni iten sebeplere… Bugün tüm koşturmacamın içinde, günlerdir kendime ayıracak bir vakit bulmaya çalıştığımı fark etmeme sebep olan bu yazı, aslında benim hayatımın özeti. Diğer taraftan, seçimlerimin de sonucu. Ben, bu hayatı böyle yaşamayı kendim seçtim. Bu yoğunluğu bizzat ellerimle oluşturdum ve şimdi gelmiş içinde boğulmaktan bahsediyorum. Hayır sevgili okur, benim gibi insanlar yoğunluğu sever, koşturmacaya alışıktır, asla boş duramazlar. Hayat bizim için çileli bir yer. Oluşumu inkar etmekle bir yere varamayacağımı fark edeli biraz zaman oldu. Yapmam gereken şey de tam olarak bu: Farkına varmak ve kabul etmek. Daha sonra, kendime yol çizmek için daha önce yaptıklarımı tekrarlayarak buradan çıkabilirim veya biraz araştırma yapar ve eylem planı hazırlayabilirim. Ya da her yolu dener, doğrusunu bulabilirim. Bana kalmış. Önce fark etmek ve kabul etmek…

Şimdi merak ettiğin meseleye geçebiliriz. Mesleğimiz gereği içinde bulunduğumuz öyle bir alan ki, iki ucu da düze çıkarmıyor. CMK görevlendirmesi dediğim şey ise, devletin şüpheliye veya mağdura avukat görevlendirilmesinin zorunlu olduğu durumlarda devlet fonundan karşılanmak üzere avukatları görevlendirmesi durumu. Ağır suçlamalarda veya mağdurun çocuk olması durumlarında otomatik olarak avukatlar devreye girmiş oluyor böylece. Nitekim avukatlığımın ilk görevlerinden birinde bir cinsel istismar soruşturmasına denk gelmiştim. O günden sonra çok sayıda cinsel suçta görevlendirildim. Hem mağdur tarafa, hem de fail tarafa. Mağdur taraf kolay oluyor, diyorsan, yanlış! Mağdur taraf berbat oluyor. Karşında çaresiz bir insan, çoğunlukla yaşı küçük, ailesi arkasında durmamış ve üstelik yakınları tarafından cinsel istismara uğramış oluyor. Bana hepsini tek tek anlatıyor. Ağlıyor, hıçkırıyor, sesi çıkmıyor, kendini zorluyor, tekrar deniyor, öfkeleniyor. Benim görevim ona hukuki destek vermek ama bu destek vicdani açıdan bakıldığında yeterli olmuyor. Psikolojik destek de vermek gerekiyor. En azından ben kendimi bu zorunluluğun altında hissediyorum.

Bana en zor gelen kısmı ise tüm bu paylaşımlarımız, iletişimlerimiz bittiğinde, tutanak tutulup imzalar atıldığında, herkesin kendi hayatına geri dönmesi durumu. İşini bitirip oradan ayrılmak… Canımı en sıkan!

Öte yandan, fail tarafından bakalım, suç isnadı altında olan kişi her zaman suçlu demek değildir elbette. Şüphe altında demektir. Ve eğer o kişinin suçlu olduğu kanaatine varırsan, o kişiyi savunmak oldukça zor oluyor. O kişinin beyanları seni bağlıyor, beyanlarına aykırı beyanlarda bulunamıyorsun. Diğer yandan aslında suçlu olduğunu düşündüğün kişiyi savunman gerekiyor. Profesyonellik gerektiriyor. Ama profesyonellik demek, kendi karakterinden ve vicdanından bağımsızlığı ifade etmiyor. Burada içsel bir süreç başlıyor. Vicdani muhasebe…

Böyle bir günde, içsel ve dışsal tüm etkenlerin bir araya geldiği o dakikalar içinde kaybolduğum yerden el uzatmışım. Kime? Yine kendime.

Kendimden kendime…

Sana el uzatıyorum, tutar mısın gelecekteki ben?” üzerine bir yorum

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s