Postacılık Tarihinden İlginç Notlar ya da Ölü Mektup Ofisi

Aslında Simon Garfield’la ilk tanışmam Tam Benim Tipim adlı kitabıyla olsa da, bugün size Mektup kitabından ilginç bulduğum birkaç kısmı aktaracağım. Her ikisi de araştırma kitapları; bu durum bu kitapları ilginç bilgilerle dolu kılsa da, sürükleyiciliği azaltan bir unsur. Bu da benim Mektup’u aralıklarla 3 yılda bitirmemi açıklıyor. Ama özellikle elime son alışımdan itibaren, aşırı keyifle okuduğum bir kitap oldu. Zaten mektupları hep sevdim, ne mutlu ki çocukluğumda amcamla gerçekten mektuplaştım; birkaç arkadaşımla da karşılıklı kısa süreli girişimlerim oldu. Hâlâ pul görünce heyecanlanıyorum. Ama bu yazının konusu mektuba ve postaya dair böyle klişeleşmiş unsurlar değil.

Postayla gönderebileceğiniz en ilginç, en saçma şeyi sorduğumu düşünün. Ama gerçekten.

Cevabınız ne olurdu?

Simon Garfield, Mektup’ta buna mümkün olan – çünkü gerçekleşmiş – en çılgın cevabı vermiş: Kendinizi.

“1898 yılında, Güney Londra’da yaşayan 19 yaşındaki bisiklet meraklısı Bray’in eline Post Office Guide’ın bir kopyası geçti. Bu, İngiltere Posta İdaresi’nin verdiği hizmetler konusunda müşterilerini aydınlatmak için yayınladığı kalın bir rehberdi. Altı peni karşılığında hem bir mektubu nasıl yollamanız gerektiğini hem de paketlemeyi ve pul yapıştırma işlemini doğru düzgün yaptığınız müddetçe posta servisine sonuna kadar güvenebileceğinizi öğreniyordunuz. Mesela posta aracılığıyla canlı yaratıklar da göndermek mümkündü. Uygun şekilde muhafaza ettiğiniz sürece canlı bir arı bile gönderebilirdiniz. Hatta köpekler için de özel aranjmanlar yapılabilirdi. ‘Şişeler doğru düzgün kapatıldığı’ sürece sıvı malzemeler de gönderebilirdiniz. Rehberde en çok dikkat çekense, 1840’lardaki Penny Black uygulamasından beri servisin ne kadar düzgün bir şekilde ilerlediğini gösteren cümleydi: ‘Postane müdürleri, Ekspres Kurye aracılığıyla kişilerin belli bir adrese sevkini sağlayabilirler.’

Reginald Bray, bu imkânları zorlamaya karar verdi. Mütevazı bir başlangıç yaparak önce bir tavşan kafatası, sonra da bir turp gönderdi. Paketleri sağ salim bir şekilde evine ulaştığında (adresi tavşanın burun kemiğinin üstüne yazmış ve pulları da kranyumuna yapıştırmıştı), bu kez de, gene paket falan kullanmadan, melon şapka, kızartma tavası, bisiklet pompası, köpek bisküvisi, soğan ve el çantası yolladı (pulları da içine koydu).

Bray sergilediği bir başka şovla yaratıcılığını bir kere daha kesin bir şekilde ispatlıyor: 1900’de, kendisine eve kadar eşlik etsin diye postaneye para vererek kendini evine postalamayı başardı. Aynı numarayı 1932’de tekrar yaptı ama artık işin tadı kaçmıştı ve Postane de sinirlenmeye başlıyordu. Postayla arı göndermek hâlâ kabul edilebilir bir şey ama insan ya da köpek gönderiminin maalesef o zamandan beri nesli tükendi. Gerçekten çok yazık zira Bray’in de izah ettiği gibi çok faydalı bir uygulamaydı. ‘Bir keresinde, çok sisli bir gecede bir dostumun evini bulamadım ve bunun üzerine saatlerce sokaklarda dolanmak yerine kendimi postaladım ve birkaç dakika içinde kapıya teslim edildim.’

Posta Bakanlığı kişisel gösteriler için kullanılabiliyorsa, politik gösteriler için de kullanılamaz mıydı? Şubat 1909’un sonunda, kadınlara oy hakkı verilmesini savunan Daisy Solomon ve Elspeth McClellan adında iki kadın, insan gönderimi için West Strand’deki postaneye giderek, kadınlara oy hakkı verilmesiyle ilgili kampanya çalışması yapmak için Downing Sokağı 10 Numara’ya teslim edilmeyi talep ettiler. Bir telgrafçı çocuk ve destekçilerle gazetecilerden oluşan yoğun bir kalabalık eşliğinde yayan olarak adrese yürüdüler fakat Başbakan Asquith içeri girmelerini yasakladığı için resmen ‘ölü mektup’ damgası yiyip posta merkezine geri döndüler.”

Buradaki ölü mektup ifadesinin lafın gelişi kullanıldığını sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. 19. Yüzyılın sonlarına doğru, hem ülke içinde hem ülkeye artan göçle beraber nispeten düşük okuryazarlık oranı, deşifre edilemeyen adreslere sahip milyonlarla postayla sonuçlandı ve bu postalar, Ölü Mektup Ofisi dedektifleri bu şifreleri kıramadığı takdirde ölü kabul edildi. Bu posta dedektifleri, mektupların doğru yuvalarını bulmalarına yardımcı olmak için referans kitapları, seyahat rehberleri ve kendi süper dedektif becerilerini kullandılar. Başarısız oldukları takdirde mektuplar yakıldı ya da kağıt hamuruna çevrildi.*

“1889’da Patti Lyle Collins adında bir kadın, Ladies’ Home Journal için ‘Her Sene Neden Altı Milyon Mektup Kayıplara Karışıyor?’ başlıklı bir makale yazdı ve konuya da son derece hâkimdi. DLO’daki ‘kör okuma’ bölümünün başıydı. Başkalarının herhangi bir karalama ya da ecnebi alfabesinden ayıramadığı adresleri tespit etme konusundaki becerisiyle ün kazanmıştı. Mesela biri şöyle yazdığında

M Napoletano

Stater Nailande

Nebraiti Sechem Street

No 41

Doğru gönderi adresi de şöyle bir şey olmalıydı

Mr. Napoletano

41 Second Street

New Brighton

New York.

Patti Lyle Collins’in ortalama tahminine göre 1898’de Birleşik Devletler sınıfları içerisinde yaklaşık 6 milyar gönderi yapılmış ve bunlardan 6.312.731 tanesinin son durağı Ölü Mektup Ofisi olmuştu. Bu mektuplardan 32.000 tanesinin üstünde adres namına hiçbir şey yoktu, 85.000 tanesinin de adresi yetersizdi ve yaklaşık 200.000 tanesi otellere gönderilmiş ama onları sahiplenen kimse çıkmamıştı. 30.000 tanesinin içinde fotoğraf vardı, 185.000 tanesinde pul ve 82.000 tanesinde de yaklaşık 990.000 dolar değerinde nakit para ve havale çeki vardı.

Collins’in makalesinde bunlara benzer daha birçok gizemli adres mevcuttu. Hepsi de cehaletin ve körü körüne güvenin sevimli bir kombinasyonuydu aslında. Mesela bir zarfta, ‘Batı’da yaşayan Oğluma, kırmızı bir kağnısı var. Tren yolu yaşadığı yere kadar gidiyor.’ Yazıyordu. Bazı zarflardaysa ciddi peşin hükümler dikkat çekiyordu: ‘En büyük eski tıp kitabı satıcısına ulaştırınız’, ‘En iyi gazetenin editörüne’ vs.”

Şimdiki ismi Posta Kurtarma Merkezi olan Ölü Mektup Ofisi’ni Simon Garfield’dan dinlemeye devam edelim: “1770’lerde kurulan Ölü Mektup Ofisi’nin (DLO) maksadı, sahipsiz postaları teslim alacak biri çıkana kadar muhafaza etmekti… Amerika’nın okuma yazma bilen kesiminin bir kısmı DLO’yu verdiği hizmetten ötürü değil, Herman Melville’in Kâtip Bartleby adlı kısa öyküsüyle tanıdı: ‘Bartleby, Washington’daki Ölü Mektup Ofisi’nde memur olarak çalışmış ancak idarenin değişmesiyle aniden görevden alınmış.’

Hikâye şöyle sona eriyor:

‘Bu söylenti her aklıma geldiğinde beni esir alan hislerimi tarif etmem mümkün değil. Ölü mektup! Bu kulağa aynı ölü insan gibi gelmiyor mu? Çaresi olmayan bir ümitsizliğe meyilli, doğuştan şanssız bir adam tasavvur edin. Bu adamın ümitsizliğini daha da perçinlemek için sürekli ölü mektuplarla uğraşmak ve onları alevlerin içine atmak üzere ayıklamaktan başka daha uygun bir şey olabilir mi? Düşünsenize her yıl bir çuval dolusu mektup yakılıyor. Solgun, bıkkın memur bazen zarfın içinden bir yüzük çıkarıyor: Yüzüğün kısmetindeki parmak belki o sırada mezarında çürüyor; bazen de iyi niyetlerle gönderilmiş bir banknot çıkıyor zarftan. O parayla kendi eksiklerini giderebilecek olan memur artık yemeden içmeden kesiliyor. Çaresizlik içinde ölenlere aman; beklenmedik bir şekilde ölenlere ümit, ardı arkası gelmeyen dertlerin içinde boğularak ölenlere müjde… Hayat memat işleri derken bu mektuplar ölüme koşuyor. Ah, Bartleby! Ah, insanlık!’

* Lovejoy, Bess. Patti Lyle Collins, Super-Sleuth of the Dead Letter Office.
https://www.mentalfloss.com/article/67304/patti-lyle-collins-super-sleuth-dead-letter-office

Kapak Görseli: Anne Nygård ; Unsplash

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s