Akif’in Hikayesi

Kapıyı açıp ayakkabılarıma uzandığımda dışarıdaki sıcağa ayak uydurmaya çalışan nabzımı boynumda hissettim. Karanlık, serin ve yaşlı insanların kokusu sinmiş köy evlerini güzelleyen, şehirden bıkmış fikirlerimle yavaşça doğruldum fakat bunu ifade ettiğimde kapı önünde on beş dakikalık yeni bir muhabbetin başlayacağını bildiğimden yalnızca vedalaşmakla yetindim. Dedem çok yaşlanmıştı. Yıllarca çevresindeki tüm insanları kendine küstürmek için bir silah gibi kullandığı dili, iyi bir vedalaşmaya yatkın olmadığından “uğurlar olsun” diyerek beni uğurladı.

Arabayı çalıştırıp, camları açıp içerideki cehennem sıcağını bir an önce def etmek için hızlı hızlı hareket ederken, yandan gelen bir “selamünaleyküm” bende büyük bir strese sebep oldu. Selamını almaya fırsat vermeden “ Yeniköy’den geçecek misin?”  diye sordu. Yeniköy anneannemin köyüydü ve onu ziyaret etmeyişime sebep olarak öne süreceğim bahaneyi yolda düşünüp annemin gönlünü almayı planlıyordum. Fakat öğlenin en sıcak saatinde Yeniköy’e gitmek için araba arayan bu yaşlı adam, vicdanımı rahatlatamayacağım bir sorumluluk yüklemişti. “Atla” dedim. Doğrulduğunda yaşlı bir teyzenin arka kapıya davrandığını fark ettim. Sevap muhasebesinde hesaba dahil etmediğim için teyze bana mutluluk vermişti.

Üç kilometrelik mesafede sorabileceğim çok az soru vardı. Kendimi hızlıca tanıttıktan sonra adının Kemal olduğunu, Afyonlu olduklarını, Yeniköy’de bir oğulları olduğunu onu almaya gittiklerini öğrendim. Yaşlarına bakılırsa çocukları en azından otuz yaşlarında olmalıydı. Bu çocuk anne babasını alacak yaşta iken durum tam tersiydi. Üstelik arabaları da yoktu. Bu bilmeceyi çözmek için uğraşırken bu yaşlı adamın yüzündeki gerginlik beni iyice meraklandırmıştı. Oğullarının adını sordum Akif dedi. Köyün neresinde olduğunu sordum. Bilmediklerini söylediler. Sorduğum sorular üstüne yaşlı adamın daha çok gerildiğini fark ettim. Aynı gerginliği arka koltuktaki teyzenin yüzünde bulmak için dikiz aynasına baktığımda teyze elindeki tesbihle meşguldü. Ağlamaklı bir ifadeyle dualar ediyor oluşu bana olağan dışı gelmemişti. Köy kahvesinin önündeki söğüdün altına vardık. Yaşlı adam teşekkür ederken etrafı incelemekle meşguldü. Bilmecenin cevabını dayımdan öğreneceğimden emindim. Oyalanmadan anneannemin evine doğru döndüm.

Anneannemin çiçek dolu penceresinden içerde olup olmadığını kontrol ederken bir yandan da az duyan kulaklarına sesimi ulaştırmakla komşuların dikkatini çekmemek arasındaki ince çizgiyi yakalamaya çalışarak sesleniyordum. İçeriye girmek niyetinde değildim ki anneannem de kapıdan dışarıya adım atar atmaz başladığı dua bombardımanına ben ayrılana kadar devam etti. Arada yeni duaları şarj ederken dayımın “gâvurun tarla” dedikleri Yunan askerinin zamanında yerleşke olarak kullandığı tarlada çalıştığını öğrenebildim. Toprağın yaz sıcağında un gibi savrulduğu tarlaların arasından geçtim ve dayımı gâvurun tarlada buldum.  Traktörle tarlanın içinde yavaş yavaş dolaşmasını ve arkasında çalışan gencin yanından geçtiği saman balyalarını römorka hızla atışını uzun uzun izledim. Bu genç balyaları o kadar hızlı kaldırıp fırlatıyordu ki izlemek bile belimin ağrımasına yetmişti. Üstelik fırlattığı balyalar diğer balyaların üstüne nizami bir şekilde sıralanıyor, birinin düzeltmesine ihtiyaç duymuyordu.

Dayımın beni fark etmesi fazla uzun sürmemişti. Traktörü olduğu yere bırakıp yanıma geldi. Bir an önce konuya girip merakımı gidermek niyetindeydim. Yaşlı bir amca ile teyze getirdiğimi, köyde çocukları olduğunu ve nerede olduğunu bilmediklerini, çocuğun isminin Akif olduğunu söyledim. Ağzındaki sigaradan çektiği duman ve arabaya yaslanışı, getirdiğim haberin onu ne kadar strese soktuğunu gösteriyordu. Sanki uzun zamandır bu haberi bekliyordu ve gerçekleşmesinden korkuyordu. Dumanı üfürdükten sonra ağız dolusu bir küfürle traktörün durduğundan habersizmişçesine çalışan genci yanına çağırdı. Yanımıza yaklaşırken geçen 15 saniye, bu gencin engelli olduğunu anlamama yetti. Dayımın ağzından çıkacak talimatı bir asker edasıyla bekliyordu. Dayımın  “Senin adın Akif’mi?” diye sorduğu anda öyle korku ve öfke dolu bir bakış attı ki, az önce saman balyalarını çarşaf serer gibi römorka yerleştiren bu yaratığın bana yapabileceklerinden korkmama yetti. Sorulan sorudan dayımı değil yanında duran yabancıyı sorumlu tutuyordu. Anlaşılan Akif’ti ve Akif olmaktan da hiç memnun değildi. Dayım Akif’e traktörün yanında beklemesini söyledi ve arabaya bindik. Akif yerinde duramıyor ve biz oradan uzaklaşırken sanki kaçacak bir yer arıyor gibiydi.

Arabaya bindiğimizde dayım derince bir iç çekmişti ki verdiği nefes dilinin çözülmesine sebep oldu. Başladı anlatmaya. Akif bundan 18 yıl önce bir ramazan bayramı arifesinde köylünün biri tarafından evinin ahırında uyurken bulunmuş. Üstü başı perişan halde olan 10-12 yaşlarındaki bu çocuğun zihinsel engeli sebebi ile nereden geldiği, ne için geldiği kimse tarafından öğrenilememiş. Birkaç gün köylüler yedirip içirmiş, çevre köylere haber salmış fakat çocuğun ailesine ulaşamamışlar. Daha sonra çocuğu kasabaya götürüp jandarmaya teslim etmişler. Fakat köyde kendisi ile ilgilenen kişileri sevdiğinden olacak ki kaçıp tekrar gelmiş. Bu durum birkaç kez tekrarlanınca köylü, jandarmanın da tavsiyesi ile bir karar almış. Köyde bulunan ve çocukları olmayan bir ailenin nüfusuna “İsmail” adıyla kaydettirmiş. Köy odasına da çocuk için bir yatak atıp el birliği ile büyütmüşler. İşi olan çalıştırmış, kıyafeti eskiyen giydirmiş. Bir süre sonra köyün yaslandığı Akdağ’ın ardında bulunan Sandıklı’nın bir köyünden Akif adında kayıp bir çocuk haberi almışlar, üstelik aradıkları çocuk engelliymiş. Götürmek ümidiyle arabaya bindirip Sandıklı’nın yolunu tuttuklarında İsmail’i tutamaz olmuşlar.  Yol üzerinde bir fırsatını bulup atlamış arabadan. Çalıların arasında kaybolmuş. Geceye kadar aramışlar fakat izini kaybettirmiş İsmail.  En azından durumu haber vermek için tutmuşlar Sandıklı’nın yolunu. Köye vardıklarında muhtar karşılamış bizimkileri. Çay kahve ikram edip Osman isminde birini çağırtmış. Osman, kayıp çocuğun amcasıymış. Eşkâl vermişler, gündüz yaşanan hadiseyi anlatmışlar. Osman, aranan çocuğun eşkâli ile uymadığını, İsmail’in yeğeni olamayacağını söylemiş. Sessizce köye dönmüşler. Döndüklerinde İsmail’i yatağında bulmuşlar. O gün bu gündür İsmail’i soran eden olmamış.

Dayım anlattıklarını muhtar odasının önünde gördüğü kalabalık üzerine kesti. Köylü Kemal amcayı sorguya çeker gibi karşısına oturtmuştu. Yüzlerindeki şaşkınlık ifadesi kolayca seçiliyordu. Geldiğimizi görünce heyecanla ayağa kalkan Kemal amca bir yandan dayımın konuşmasını bekliyor, bir yandan evladını görme umuduyla arabanın içini kontrol ediyordu. Teyze ise muhtar odasının penceresinde heyecanlı gözlerle bizi izliyordu. Dayım kısa bir tanışma faslından sonra köylüyü gönderip adamı içeriye davet etti. Köylüden aldığı haberden çocuğunun dayımın yanında olduğunu bilen adam, ısrarla Akif’i soruyordu. Dayım ise Akif’in korkusunun sebebini öğrenmek için adamı sorguya çekmek niyetindeydi. Akif’in kaybolduğunda kaç yaşında olduğu, onu bulmakta neden bu kadar geciktiklerini sordu. Geçiştirme cevaplarla sorgudan kurtulmak niyetinde olan adam gerginliğini yansıtmaya başlamıştı. Sesini yükseltip bir an önce çocuğunu alıp gitmek istediğini söyleyince dayım öfkeyle ayağa kalktı masayı yumruklayarak sorduklarını cevaplamazsa kapıdan dışarı dahi çıkamayacağını söyledi. 18 yıl İsmail’e abilik yapmıştı. Onu 60 kilometre yürütüp, koca bir dağı aşıp yabancı bir köyde, yabancı insanlara sığınmasına sebep olan olayı öğrenmek istiyordu. Dayımın kükreyişi ile adamdaki öfkenin yerini korku almıştı. Yavaşça yerine oturdu. Birkaç cümle kurma girişimi başarısızlıkla sonuçlandı. Lafın ardını getiremiyordu. Cümlenin birine “Akif’in amcası Osman” diye başlayınca ipin ucunu yakalayan dayım, Osman’ı hatırladı. Kendisi ile yıllar önce muhtarın odasında görüştüğünü, Akif’in eşkâlini inkâr edip kendisini geri çevirdiğini söyledi. Yüzü bembeyaz kesilen adam büyük bir şok yaşadı.

Oluşan sessizliği fırsat bilerek iyi polis rolünü üstlendim. İlk olarak köşede sessiz sessiz ağlayan teyzeyi temiz hava alma bahanesi ile dışarıya çıkardım. Sonrasında Kemal amcaya, yaşanan her ne ise söylemesi gerektiğini, Akif’in korktuğunu ve ona büyük bir titizlikle yaklaşması gerektiğini söyledim. Osman ile başlayan cümleye devam etti. Fakat sanki canını teslim ediyor gibiydi. Kıpkırmızı kesilmişti, terliyordu. 

Osman, Kemal’in küçük kardeşi oluyormuş. Aynı avluya bakan evleri varmış. Babadan kalma arazileri birlikte ekip biçerlermiş. Birkaç gün önce hastalanıp ölüm döşeğine düşen Osman yatakta kıvranıyor ruhunu bir türlü teslim edemiyormuş. Vicdanını kör düğüm gibi sıkan şeyden kurtulmak istemiş olacak ki herkesi odadan çıkarmış, Kemal ile baş başa kalmak istemiş. Başlamış anlatmaya. Yıllar önce buğday harmanı yaparlarken Akif tarlada huzursuzluk çıkarmaya başlamış. Osman hamile eşini kontrol etmeye gideceğini, Akif’i de eve bırakabileceğini söyleyip yanına almış. Eve vardıklarında eşinin evde olmadığını fark eden Osman, bir anlık arzunun esiri olmuş, Akif’i korkunç bir biçimde istismar etmiş. Türlü tehditlerle korkutmaya çalışmışsa da nafile… Akif babasına gitmek için çırpınmaya devam etmiş. Tekme tokat dövmüş Akif’i. Olay gizleyebileceği bir durum olmaktan çıkınca soluğu arkadaşının yanında almış Osman. Çareyi Akif’i öldürmekte bulmuşlar. Ağzını bağlayıp bir çuvala koymuşlar. Köyün dışında tenha bir yerde bileklerini kesip bir çukura gömmeye niyetlenmişler. Fakat arkadaşı son anda vazgeçmiş, çözmüş Akif’in ellerini ayaklarını. “Kaç! Sakın bir daha gelme!” demiş. Osman o gün dönmüş tarlaya sessizce devam etmiş işine.  Yıllarca aramışlar Akif’i fakat izine rastlayamamışlar. Ta ki Osman ölüm döşeğinde itiraf edene kadar.  Dayımların tanıştığı muhtar suç ortağıymış Osman’ın. Haliyle haberleri olmamış Akif için geldiklerinden.

Akif de anlatamazdı başına gelenleri. 12 yaşında zihinsel engelli bir çocuk, elinde büyüdüğü amcasından gördüğü kötülük kimsenin kaldırabileceği bir yük değil. Üstelik ölümle yüzleştirilmiş. Bir başına gece karanlığında dağları aşıp bilmediği bir yerde bir ahıra sığınmış, tanımadığı insanlar tarafından sahiplenilmiş. Yediği yemek, içtiği su, giydiği kıyafetler hep başkalarından arta kalanlar. Karnını doyurmak için, hayatta kalmak için yıllarca hamallık yapıp, koşturup gece yine korkuları ve yaşadıkları ile baş başa kaldığı küçük odasına dönmüş. Yıllarca küfürlerle, hakaretlerle çalıştırılmış ama asla bir ailesi olmamış. Hasta olduğu için gerçekten üzülen, kıymet veren biri olmamış. Belki bu yüzden ruhunda taşıdığı bu yük, bedenini bir çelik gibi güçlü kılmış. Geçmişine bir perde çekmiş ve asla dönmeyi düşünmemiş.

Kanım çekilmişti sanki. Başım dönüyordu. Yutkunmaya çalıştım fakat beceremedim. Kemal amcanın gözlerinden yaşlar akıyordu. Bizi bıraksa bir saat kımıldayamazdık yerimizden fakat o evladını görme derdindeydi. “Beni oğluma götürün.” dedi. Kalktık hep birlikte arabaya bindik.  Gidiyorduk fakat içimi bir korku sardı. “Ya Akif sizi görünce kaçarsa!” dedim.  Sonra ortak bir karar aldık. Kemal amca ve eşi arabadan inmeyecekti. Dayım, Akif’i arabaya getirecekti. Sonrasını hep birlikte görecektik.

Vardığımızda koca tarlada römorka atılmamış bir tane balya kalmamıştı. Akif bitkin bir şekilde römorkun tekerine yaslanmış oturuyordu. Akif’i gören teyze, feryat figan bağırmaya başlayacaktı ki Kemal amca eliyle ağzını kapattı. Dayım arabadan çıkıp yanına gitti. Akif şüpheli bakışlarıyla hala neden gitmediğimi kontrol ediyor gibiydi. Sakin tavırlarını sürdüren dayım, römorku yalandan kontrol etti. Daha sonra Akif’in koluna girip yavaş adımlarla yanımıza getirmeye başladı. İçeridekileri fark etmesin diye arabadan indim. Şüpheli bakışları hala üzerimdeydi. Arabanın yanına ulaşmaları ile teyzenin çığlıkları duyuldu. Akif arabadan inen tanıdık simaları görünce kaçmak için var gücüyle dayımı itti. Dayım kolları ile sımsıkı sarmıştı Akif’i. Akif çığlıklar atıyor, çırpınıyordu. Teyze sarılmak için hamle yapınca zarar göreceğinden korktum ve tuttum. Kemal amca bir yandan ağlıyordu bir yandan “Oğlum!” diye sesleniyordu. Fakat Akif’i sakinleştiren cümle “Korkma! Amcan öldü!” oldu. Kemal amca dizleri üstüne çökmüş hıçkıra hıçkıra ağlıyordu. “Onu ben öldürdüm! Ben öldürdüm!”

Akif babasına doğru hamle yapınca dayım bıraktı Akif’i.  Yıllar süren hasretin acılarını, birbirine karışan gözyaşları ile dindirmeye çalışan dizleri üstüne çökmüş bu üç insanı izlerken dayımın bakışlarını fark ettim. Buruk bir ifade ile Akif’i yani İsmail’i izliyordu. Gidecek olacağı için üzülüyor muydu yoksa yaşadıklarından dolayı ona acıyor muydu anlayamadım. Bakışlarımı fark edince utancını gizlemek için sırtını döndü, traktöre doğru yürümeye başladı. Omuzlarının çöküşünden İsmail’in gidişine üzüldüğünü anlamıştım.

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s