İç Sesin Mektupları

Kalemimin ucuna her geleni yazsam karalama olur değil mi? Oysa ben okunaklı satırlar yazmak istiyorum. Her iki harfin arasında uçurumlar olsun, sessiz uçurumlar. Sessizliklerimi sakladığım uçurumlar. Çok şey bekliyorum değil mi? Konuşmadan anlatabilmek, herkes gibi. Bir kelimenin on kelime ifade edivermesi, beni paragrafların ağırlığından kurtarması. Çok şey bunlar, çok sıradan. Ama istiyorum işte. Benim lüksüm de bu sıradanlık olsun. Olsun değil mi? Peki ya, diyorum … Okumaya devam et İç Sesin Mektupları

Yürüyoruz

Sahil yolunda, adım adım. Gözlerim manzaraya dalıyor, sonra sana. Kalbim hızlanıyor, adımlarım tam tersi. Bir şey söyleyecek gibi dudaklarımı aralıyorum. Vazgeçiyorum sonra. Yürüyoruz. Bir anı canlanıyor sahil boyunca, burkuyor yüreğimi: Yüzüme bakıyorsun, elime bir kutu tutuşturuyorsun. “Umarım beğenirsin.” diyorsun. Sesinle zaman duruyor adeta. Bilmiyorsun ki; o kutuda içtiğin sigaranın yanmış izmariti dahi olsa, hazine değerindedir benim için. Hediyeni alıyorum kutudan, kalbimi içine koyup geri veriyorum … Okumaya devam et Yürüyoruz

Doktor Mûsıkî

İlk çağlarda insanlar tarafından birbirleriyle iletişim kurabilmek için kullanılan müzik, zamanla daha farklı görevler edinerek günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir. O kadar ki, ilkel insanlar müziğin ritim duygusu üzerindeki tesirini kullanarak topluluk halinde yapılan gündelik işlerinde kullanmışlardır. Daha sonra bazı topluluklar tabiat olaylarından korkup, Yaratıcı’ya müzik ve dans eşliğinde farklı tapınma yolları geliştirmişler ve bu şekilde felaketlerden korunduklarını düşünmüşlerdir.

Türkler için ise “müzik” bundan çok daha fazlasını ifade eder. Çin kaynaklarından öğrendiklerimize göre, Çin Seddi’ni aşan Türk süvarilerinin ellerinde davula benzer çalgı aletleri bile görülmüştür. Yine eski bir Çin seyyahından öğrenildiğine göre, Türkler seyahate çıkarken sazlarını da beraberlerinde götürecek kadar mûsıkîye düşkündür. Öyleyse tabir yerindeyse diyebiliriz ki, at üzerindeyken bile müzikten ayrı kalamayan bir ecdadın torunlarıyız. Bugün (belki de yeterince sahiplenmediğimiz için) Türk müziğinin Bizans, Arap, Acem ve hatta Yunan müziklerinden türediğini iddia edenler vardır. Oysa araştırmalar göstermiştir ki; gerek bu kültürlerin müzikleriyle bizim müziğimizin yapısı, gerek ulaşılan eski kaynaklar, gerekse oluşturulmuş olan klasik eserlerimizin zenginliğinin diğer müzik kültürleriyle ölçülemeyecek derecede zengin olması nedeniyle böyle bir iddia söz konusu bile olamaz.

Türklerin mûsıkîye düşkün olduğundan söz ettik. Bunun başlıca nedenlerinden biri de eski çağlardan beri mûsıkînin tedavi amaçlı kullanılmış olmasıdır. Yüksek tansiyondan kronik ağrılara, depresyondan kansere, migrenden uyuşturucu madde bağımlılığına kadar birçok hastalığın tedavisinde müzik kullanılagelmiştir. Müzikle terapinin eski çağlardan beri uygulanıyor olmasının yanı sıra, Selçuklu ve özellikle Osmanlı döneminde zirve dönemine ulaşmıştır. Sultan II. Bayezid’in akıl hastaları için su sesi ve müzikle tedavi emri verdiği Okumaya devam et “Doktor Mûsıkî”

Bu Şehir

Gece sessiz, karanlık ve soğuk. Gözlerim asfalt yolda, ellerim ceplerimde. İçimde biraz korku, biraz özlem…

Fark ettim ki bu şehirde geceler sana benziyor. Sessizliği seven, karanlıklar içinde geceler. Yalnızlığı seven, bir o kadar da yalnızlığa mahkum. Batıp giden güneşi özleyen, ama elinden hiç bir şey gelmeyen. Apansızın yağmur getiriveren, böylesi değişken olduğu için içten içe kızdığım… Gizli gizli yağmayı yeğleyen. İnsanları rahatsız etmeden, saklayarak akıtan yaşlarını. Bu şehirde geceler bana seni hatırlatıyor.

Sokakları da sana benziyor buraların. Uzayıp giden dar yollar… İnsana yolunu şaşırtacak kadar karışık. Ufak bir söz söylesen yankı yapıyor. Belli ki en ufak bir sese hasret. Yürüdükçe kaybolunan, kayboldukça yürünen sokaklar… Üzerinden geçen onlarca, yüzlerce insanın hiç birini benimseyememiş, hala kendi kendine yetmeye çalışan ıssız sokaklar. Yürüdükçe yorulduğum, yoruldukça mutlu olduğum. Sonunu göremeden, bilemeden sadece yürüdüğüm sokaklar, ne çok benziyorlar sana…

Ve deniz… Abartıyorum sanıyorsun, biliyorum, ama o da sana benziyor. Kimi zaman dalgalı, kimi zamansa durgun. Gösterdiği kadarıyla sığ, ancak biraz yaklaşırsam derinliğini anlayabildiğim… Güneş doğuyorsa coşkulu bir mavi, ay doğuyorsa hüzünlü bir siyah Okumaya devam et “Bu Şehir”

Kendime Notlar

Seni en çok üzen şeyin kendi beklentilerinin olduğu bir dünyada yaşıyorsun. İronik belki, ama gerçek. Sor kendine, en son ne zaman bir dakika sonrasını düşünmeden sevdin birini? Ne zaman kapıldın gittin farkına varmadan? “O da sever mi?” kaygısını yaşamadan aşık oluverdin birine?                 Unutuyorsun, sevmek insanın içindedir. İçinde başlar, içinde alevlenir, içinde söner. Sevmenin nesnesi yoktur zaten. Onu, onsuz da sevebilirsin. O senden nefret etse de, tanımazlıktan gelse de, sana ihanet etmiş veya seni gerçekten hiç tanımıyor olsa da sevebilirsin. Sen varsan eğer, sevmenin önünde hiçbir engel yoktur. Korkularını bırak bir kenara. Aşk iki kişilik falan değildir, inanma onlara. Aşk bir kişi içindir. Nazım Hikmet’in mısralarını hatırla sık sık: Okumaya devam et “Kendime Notlar”

Kızlar Doktor Olabiliyor Mu?

Geçtiğimiz haftalarda mutlaka duyduğunuzu düşündüğüm bir doktorun bıçaklanarak öldürüldüğü haberiyle ilgili düşüncelerinizi ve hislerinizi bilemiyorum. Ne 85 yaşındaki kurtaramadığı hastasının torunu tarafından bıçaklandığından bahsedeceğim, ne de geride bıraktığı henüz anne karnında olan 4 aylık bebeğinden. Muhtemelen birçoğunu da daha önce duymuş/okumuşsunuzdur. Bir tıp fakültesi öğrencisi olarak bu olayın bendeki tesirinden söz etmek istedim yalnızca.

Gerek maaşların azlığı gerekse de uygulanan şiddet nedeniyle sosyal medyaya bolca malzeme olan bir meslek “hekimlik”. İşine gelen olayın siyasi boyutuyla ilgileniyor, işine gelen de finansal. Onlar ülkemizde hekim olmanın zorluğundan bahsededursunlar, ben de size bu haberi ilk okuduğumda zihnimde canlanan bir çocukluk hatıramdan bahsedeyim. İnsan beyni Okumaya devam et “Kızlar Doktor Olabiliyor Mu?”

Ölümsüz Gibiyim Yalnızlığımda

Yalnızlık ne demek biliyor musun? Cümle kurmaktan bile aciz olduğunu hissedecek kadar ifadesiz kalmak kimi zaman. Nerede ve kimi en son kaybettikten sonra bu derece başı boş kaldığını anlayamamak. Ve hatta ağlayamamak bir zaman sonra. Eskiden olsa hüngür hüngür ağlayacağın bir şeyin artık içini cız ettirmekten öteye geçememesi. Yalnızlık, hayatın manasını yitirmek ve arayamayacak kadar unutmuş olmak o mananın ne olduğunu.

“Sabaha karşı oturup ağladınız

Ama mesela şimdi ben

Ne aradığımı bilmiyorum” Okumaya devam et “Ölümsüz Gibiyim Yalnızlığımda”

İzmir’de Bir Otobüs Yolculuğu

Otobüse bindiğimde zar zor bulduğum ters koltuğa kendimi bırakıveriyorum. Normalde belki midem bulanır diye ters gitmeye cesaret edemesem de, bugün fena yorulmuşum ki hiç tereddütsüz oturuyorum. Aynı yüzey alanı ve hacmi kaplayacakken, şu koltukları ters koyma sebeplerini bile sorgulamıyorum bu defa. Yanlışlıkla eski bir Türk filminin içine düşmüş gibi hissediyorum. Arka fonda yükselen “şiki şiki babaa” melodisi, kokan pazar torbaları, dedikoducu teyzeler de olsa tam … Okumaya devam et İzmir’de Bir Otobüs Yolculuğu

“Bin tane iste..!”

Tarifi zor, yazması ise imkansız duygular vardır hayatta. Üzerinde düşünmeyerek söylenilip geçilen kelimelerdir bazısı, çoğu zaman duygu olduğunun bile farkında olunmazlar. Mesela “anne” bunlardan biridir. Öyle güzel bir kelime, nasıl yalnızca insanı kastetmek için kullanılır ki? Yoğun bir duygudur “anne”, söyleyince bile içinizin kekelediğini hissedersiniz. “Çocukluk” belki yaşanılan ilk ve en tatlı duygudur. Ve elbette en saf. Bir başkası  da “ölüm”. Hayatın sonlanmasını ifade etmez … Okumaya devam et “Bin tane iste..!”