Pinchfield vs. Proust

Gösterişli yolcu gemisi, eylülün ilk günlerinde demir almış güneye doğru ilerliyordu. yemek salonuna giden yolda ikindi güneşi camlardan sekiyordu. Mrs. Proust güneşten korunmak için elini gözüne siper etmiş hızlı adımlarla yürüyordu. Salona varmasına kaç adımı kaldığını hesaplamak için başını uzattığı sırada, tam karşıdan kendisine doğru yürüyen Mrs. Pinchfield’i gördü. Mrs. Pinchfield, tek başına büyük bir çalışmayla malını mülkünü yoktan var etmiş biriydi. Fakirlik ve her … Okumaya devam et Pinchfield vs. Proust

On Not Being A Tahrir Square

dersiniz ki cihan harbi bitti hayır beyler hayır yalnızca kılık değiştirdi bir görünmezlik pelerini alıp üzerine hollywood’a gitti çok zengin oldu orda tüm dünyayı gezdi sonra nedendir adını değiştirdi yenisi pek sevimliydi; ekonomi evimize inerken tv treninden uykudaki başımıza nişan aldı para birimini el sallarken mısır’daki bir meydandan gözümüze hiç yabancı gelmedi herkese kendini sevdirdi “ebu cehil ölmedi, kalbimizde yaşıyor!” hep bir ağızdan söylendi sa’d … Okumaya devam et On Not Being A Tahrir Square

Dede

göçmen mahallesinde bir ev. bahçeli. tertemiz; her göçmen mahallesinde olduğu gibi. içinde bir anneanneyle dede yaşardı. iki de torunları vardı. dede, bahçeyle çok uğraşır, her hafta sonu torunlara bir güzellik yapardı. bu hafta ise bahçeye bir salıncak kuruldu. büyük cevizin dallarından birine. anneanne, – daha o kadar büyümediler, dedi. dede: – sen karışma. torunlar geldi. biri oğlan. 6 yaşında. biri kız. 2 yaşında. dede, torunların … Okumaya devam et Dede

Çıplak Ellerle Sen

5o kuruşluk gecelerde içki kokan erkekler sokakta önümüzden yürürler yüreği yumruğa koymuş başı önde yürür katiller ödleklerin dediğine göre kızıl gölgelerin yüzüne düşmesine layık değil örümcekler   siyah bir eldiven geçirir parmaklarına saf hüzünler kini sürmek için dokunmayı en çok sevdiği boynu kavrar eller soğurken nefesin ateşi siyah eldivenleri kavrar çıplak eller alında kalan birkaç damla küçük hece gördükleri son kimseyi söyleyemezler                                                                              sa’d Okumaya devam et Çıplak Ellerle Sen

Dem

Sisli bir sabah… Gece soğukmuş. Su birikintileri buz tutmuş. İki adam; yolun kıyısına oturmuş, demleniyormuş. Birisi iyi giyimliymiş. Düzgün konuşuyormuş. Diğeri perişanmış; kimsesiz. Sokaklarda yaşıyormuş. Kimsesiz adam, sesli sesli iç geçirmiş. İyi giyimli adama, ‘Tolstoy’u bilir misin?’ diye sormuş. Elbette, demiş öteki. Peki, demiş ‘İnsan Ne ile Yaşar?’ı bilir misin? Elbette, diye yanıtlamış öteki yine. Kimsesiz adam, başını çevirip gözlerini ötekinin gözlerine dikmiş. Boğuk sesiyle … Okumaya devam et Dem

Bir Acayip Seyyah

adam sakallarını karıştırır, oturduğu yerde doğrulur. gecedir, etraf sessizdir. sanki bir ses aramak istercesine sağına soluna bakınır. ve birden, derin bir nefes alıp kendi ismini söyler yükses sesle: MUSA. birkaç saniye durur, tekrar eder. sonra tekrar… ardından tüm ciğerlerini gerecek kadar büyük bir nefes daha alır, henüz bırakmadan sesi yankılanır: MUSA. adam afallar. korkar bir ifadeyle başını silker. düşünür;  evin içinde ses mi yankılanır? tam … Okumaya devam et Bir Acayip Seyyah

tuğrul efendi’ye sorun

indirin bu yeşili! dedi adam. tansiyon hastasıyım ben… müezzin, yavaşça tebessüm etti. adam gürledi; yok be oğlum, dedi. ben ciddiyim. bu nedir bu? hiç minarenin ışığı yeşil olur mu? müezzin, olmaz mı efendim? diye sordu. adam dişlerini sıktı; olmaz tabi! hiç bilmiyorsunuz, hiç! burası mısır değil ki, çöl değil.. eskiden kervanlar, kafileler camileri seçebilsin diye, çöl gibi düzlük yerlerde yakılırdı yeşil ışıklar. sen hiç mekke’de, … Okumaya devam et tuğrul efendi’ye sorun

Gölge Kral # 4

karanlığın ortasında iki cılız yeşil ışık. her gün aynada baktıklarımın aynı. ve her gün görüp denemeden yenilmemin sebebi; karanlık yeşil… *** aya bakıyorum, gecenin ilk yarısını geçmiş olmalıyız. saatten haberim yok. ve düşüncelerim beni çıldırtmaya yetecek kadar hızlı geziniyor damarlarımın içinde. kulaklarım uğulduyor… gölge kralı izliyorum: göz bebeklerine oturmuş donuk hisleri tamamen uyuşmuş, hareketsiz ve canlılar, tıpkı siyah bir puma gibi, pusuda ve uyanık hiç … Okumaya devam et Gölge Kral # 4

Katmerci

belki öğlendi, belki değildi. adam gökyüzüne baktı; gökyüzü berraktı. sonra ayaklarına baktı, adamın ayakları çıplaktı. adamın ayaklarındaki yaralar kanadı, adam aldırmadı. dikildi durdu; güneşin alnında… yoldan geçen kadın, ona dik dik baktı. sanki ne vardı? herkes mi ayakkabı giymek zorundaydı? insanlar çok tamahkardı… insanlar, hep isterlerdi, çok isterlerdi. kimde ne vardıysa, herkeste olacaktı… adam, alındı kadına. çünkü; varı yoğu yemeğe giderdi. adam toktu, koca cüssesi … Okumaya devam et Katmerci

Sokak

bir hayatım olsaydı, yaşardım diyorum. hayat beni terk edeli öyle çok zaman olmuş ki, bazen kim olduğumu unutuyorum… *** hayalimden geçenleri yakalamak istercesine elimi havada savurdum ve yumruğum asılı kaldı başımın üstünde. gözlerim, mat pencerenin ardındaki yıldızlı geceye takılmıştı… tuttuğum nefesimi bıraktırdı duvarı delip geçen çığlıklar. gecenin bu saatinde nasıl bir delilikti bu, aile fertleri ne istiyorlardı birbirlerinden böylesine hınçla?.. fikirlerimi, anlımdaki ter damlalarıyla beraber … Okumaya devam et Sokak

Yağmur Kimdi?

Bu mavi grilik kimi hatırlatır bana? Kendimi bütün bütün unutmuşken, duyduğum ıslak toprak kokusunda hatırlamam gereken de kim? Sorularım acaba bir gün bitecek mi diye merak etmiyor değilim. Yağmur yağıyor, en sevdiğim, soğuk yağmur… Harap, beton bir köprünün üstündeyim; altındaki gecekondu mahallesini seyrediyorum. Hoşuma gidiyor evlere bakmak… Duyuyorum da insanlar zihinlerini dağıtmak için o kötücül şeye; televizyona bakıyorlarmış. Tuhaf… Bense evleri seyrediyorum, hatırlayamamanın verdiği ızdırap … Okumaya devam et Yağmur Kimdi?

gar izleri*

“istanbul’a dair hayallerimin hepsini , sırtındaki ceketin içinde getirmişsin buraya kadar!”

adam  gözleriyle konuşuyordu kadının,

dudaklarıyla , kirpikleriyle ,yüzüyle..

kadın öylesine sağır ve dilsizdi ki adamın söylediklerine..

kadın ,koyu bir rüzgar gibi dans ederken adamın teninde ;gözlerinin yeşili en dehşetli bir zehir olup damlıyor adamın içine  ve adam , kötülüğe , sonsuz zalimliğe bürünüyor onunlayken..

kadın sıkılıyor, kalkıyorlar.

ikisinin de çok sevdiği denize arkalarını dönüp, dar ve uzun bir sokakta yürüyorlar..

adam anlatıyor , beceremiyor; kelimeler çığ oluyor ,adam eziliyor , kadın susuyor. . . adam kelimelerin altından kafasının uzatıp yeniden çırpınmaya başlıyor.  kadın konuşacak oluyor ; adam engelliyor. ikisi de susuyor..

adam en son söylüyor .

kadın öyle güzel , öyle sıcak tebessüm ediyor ki koca çığ eriyor. ve sonra “güven.” diyor.                    adam yanıyor , utanıyor.

fakat adam öylesine inançsız ki , gülmekle yetiniyor..

gara doğru yürüyorlar . susuyorlar.

vardıklarında bir gölgelik bulup bekliyorlar.

kadın sakin , hüzünlü biraz , hayal kırıklıkları var adamdan yana  avuçlarında.

adamsa tıpkı bir saat gibi ; kuruyor kuruyor aynı yere dönüyor ve sessizliğin içinde dahi bir gürültüsü var oluyor.

birbirlerine bakıyorlar bir ara , gülüyorlar..

tren geliyor ,kimse binmek istemiyor, ayrılık zorluyor hisleri.

kadının istediği bir sarılmak var , Okumaya devam et “gar izleri*”

Korku

Bir zamanlar sevdiğim bir adam “Bir insanı en çok korkuyla yaşamak mahveder “demişti bana. “Peki o korkudan nasıl kurtulunur söyleyebilir misin ?” dediğimde beni anlamadı. Aslında tüm hayatın bir ‘korku’ zinciriyle örülmüş olmasının ne anlama geldiğini o bilmiyordu. Bu yüzden soruma istediğim cevabı veremedi ,çünkü kastettiği yalnızca saplantılı bir şiddetti. Korkunun vahşi ve acıtan yönünü düşünmüştü sadece. Halbuki ‘korku’nun dahi en korkuncu insana iyi davranandır .

Beyninizi dondurur önce, felç olursunuz sizi okşarken. Gözlerinizden öptüğünde hiç var olmamayı dilersiniz. Hayat nefes alırken biter. Yalnızca bir taş parçası gibi ağır ve sakin bırakır sizi. Zehirli dudaklarıyla kör ettiği gözleriniz baktığı herşeyi karanlık algılar ve kaçmaya iter bakışlarınızı. Büyük ve siyah elleriyle sıktığı avuçlarınız dokunduklarından ürperir olur. Koşarsınız ama yanınızda kalır daima. Sizden nefret eder ama umarsızca içinizde salınır. Her saniye kirletir sizi de, tutunduklarınızı da.. Herkes ve her şey geride kaldığında, kaçarken onlar sizden, kaçarken siz kendinizden Okumaya devam et “Korku”

Eksik

“Hani kendimden bile kaçamıyorum ya… Mıhlanıyorum olduğum yere, dünya kadar kafamla baş başa… ” Kadınların hepsini öldürdü, tek tek, birer bakışla. Belki de öldürmek var olmaktı onun için. Denize dönüp baktı: Simsiyah… Hayalinde tuttuğu öyle çok şey akıyordu dalgalarla; her bir kıvrım, her bir öfkeyi, her bir aşkı, her bir intiharı taşıyordu sırtında. “Uzaklara, uzaklara … ” diyordu içinden. Okumaya devam et Eksik

karanfil*

bak, arsız kalbim; peşi sıra aşkların ardına kaybolup giden gençliğine…

bak, avucunda kalan kocaman hiçlere; hatıralardan başka…

teni saran pişmanlığın bedbahtlığı bürüdü nazarı…

karanfil kokuyor yürek, gözyaşı…

ıssız çığlıklar, fırtına uçurumları; karanfil…

ruhun sükutu, çaresizliğe, özleme; karanfil…

bakışlar, ince çizgiler, mutsuzluk; karanfil…

akşamın son tatlı esintisi; Okumaya devam et “karanfil*”

Kış Rüyası

“ben ömrümde en güzel uykularımı kışın uyudum …”
***
“ve gökyüzünü taşlanmış şeytandan koruduk.” (hicr-17)
gökyüzü; ona değemez kötülüğün eli. öylesine yalındır ki, kokusu bile yoktur, rengi…
yalnızca bir ayna gibi iç dünyamızı vurur yüzümüze…
ve kimsesiz gecelerde belki de sığınılacak en merhametli kucaktır o.
gökyüzüyle dost olanlar da kutsaldır yeryüzünde…
mevsimler bu kutsallığın renkli mühürleridir.
ve her mevsim aşıktır insanla beraber ona… Okumaya devam et “Kış Rüyası”