*

‘Bizim için sorun budur – dijital bir dünyada sıcaklık yaratmak. Bunu yapacak çok insan yok. Harika görünen bir sürü şey görüyorsunuz ama sizi baştan çıkarmıyor. Sintizayzırla şarkı yapmak gibi bir şey bu. Bir drum machine ile gerçekten iyi, heyecan verici ritimler çıkarmak cidden zordur – belki gerçek davulda şansınız daha bile yüksek. Bizler hâlâ analog varlıklarız. Beyinlerimiz ve gözlerimiz analog.’ ( Erik Spiekermann) -Tam Benim … Okumaya devam et *

“Çağımızda geçmiş yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinemadan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış. Salt çıkarını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor.” Aylak Adam, Yusuf ATILGAN Okumaya devam et

#instalikes (!)

Sosyal medyada beğenerek takip ettiğim hesapları burada tanıtacağımdan bahsetmiştim. Bu, bu kategorideki ikinci yazım. Yine instagram hesapları olacak bahsettiklerim. İlki için buraya tıklayabilirsiniz.

Bugün iki hesabımız var. Birincisi;

@takaziskas: En sevdiğim anne instagramı. Birkaç sıcak mail dışında hiç tanışmamış da olsak, ‘Anne olursam bu konuda ben de aynı böyle yapardım/yapmalıyım/yapacağım.’ dediğim çok yanı var. Ve yazdığı her şeyde de çok samimi. Cümleler klavyesinden değil d Okumaya devam et “#instalikes (!)”

“Bir birey olarak yetiştirmek istiyorum on elimden geldiğince. Neye yeteneği varsa onu bulsun hayatta. Balet olacaksa balet, mühendis olacaksa mühendis… Önüne birtakım şeyler koyup, fırsatlar tanıyıp, kendi seçimlerinde serbest bırakmak niyetim. O koruma güdüsü var ya, orda işte, insan çuvallayabiliyor. Ben Leon’un biraz özgür ruhlu olmasını arzu ediyorum. Kendi endişelerimi dizginleyip çocuğa da fırsat vermek gerektiğini hatırımdan çıkarmamaya çalışacağım. O da kendi hatalarını yapsın. İnşallah … Okumaya devam et

Tatlı Ağustos: Bu Mutluluğu N’apsak da Saklasak?

cute-home-illustration-pictures-1Mutluluğun paylaşıldıkça çoğalması mevzuunu masaya yatırmamız gerek bugün. Son zamanlardaki düşüncelerime dayanarak söylüyorum ki bu bir teorem değil ya da teori bile değil, sadece bir hipotez bence.

Mutluluk üzerinde düşünüşüm yeni değil. Çok uzun zamandır gelip giden fikirlerim var. Kendi kendime tespitler yapıp, küçük minik aydınlanma anları yaşıyorum. Bunlardan biri ve belki en önemlisi, mutluluğun aranılacak bir şey olmadığını anlamam. Peşinde koşulacak bir şey değil mutluluk. İstiyorsun ve oluyor aslında öyle de basit. Tamam, ukalalığı kesiyorum. Ama buna yakın bir şey. Mutluluk dediğimiz şey benim için daha çok iç huzuru. Ve bir süredir onu yakaladığımı düşünüyorum. Bunu da, sahip olduğum her şeyi teker teker fark edip, bu farkındalığı yüzeye yakın tutmama borçluyum. En azından öyle sanıyorum ve bu beni uzun süredir idare ediyor.

Bu kadar basite indirgemek doğru değil belki, düşününce. Böyle büyük bir duyguya fazla ego karıştırmamak lazım. Sahip olduğumuzu/keşfettiğimizi sandığımız, hep buralarda olduğunu düşündüğümüz Okumaya devam et “Tatlı Ağustos: Bu Mutluluğu N’apsak da Saklasak?”

Merhaba, Sosyal Medya*

Sıcağa meydan okuyup, hayatta kaldıysan, merhaba sevgili okur, seni selamlıyor ve önünde saygıyla eğiliyorum!

Biz İzmir’de kendimizi evlere kilitledik. Aşırı doz asosyallikten ölmek üzereyiz. Tatile gidenler müstesna, diyeceğim ama güneş aynı güneş.

Bu sayıda bir yenilikle karşınızdayım. Sosyal medya platformlarından favorim olan Instagram’da yalnızca takipçisi değil, hayranı da olduğum hesapları burada paylaşmaya karar verdim. Kardeş bölge sayılır, bkz. blog yazıyoruz.

Burada önereceğim hesaplar, özenle seçilmiş, her paylaşımı anlamlı olan, rafine seçkiler olacak diyebilirim.

Hazır mıyız?

@ekinberil

Coverlarına bayılacağınız Ekin’i ben de yakın zamanda fark ettim. Geç bile kalmışım gerçi. Paylaşımlarıyla büyük dikkat çeken Ekin, şimdi Bengü’nün vokalisti. Son paylaşımı da, çocukluğumuzun hitlerinden Survivor. Dinleyin, pişman olmayacaksınız.

@lugat365

Kendi cümleleriyle tariflemek gerekirse;
“Çünkü kelimeler güzeldir. Bazıları daha güzel.
Rengi, sesi, ahengi vardır.
Lûgat365 bu güzel kelimelerin hakkını vermeye çalışan bir iyikafa teşebbüsüdür.”

Her gün, çoğu unutulmaya yüz tutmuşlardan seçilmek üzere, çok değerli, en değerli kelimelerimizden birini tanımlarıyla paylaşıyorlar. Ben haklarında yapılan bir haberi okuyarak öğrenmiştim bu hesabı. En sevdiklerimden oldu. İlk 3e girer o kadar diyorum 🙂 Yaptıkları işin anlamı çok büyük.

11011567_1036613179690711_335452509908090927_n

@sutgunluk

Kim tarafından yönetildiğini kestiremediğim, bir Line komponenti gibi Okumaya devam et “Merhaba, Sosyal Medya*”

Klasik Komedi: Young Frankenstein

İyi Olan Kazansın (This Means War)’ı izleyenler bilir; FDR ve Lauren video dükkanında atışırken, dükkanın televizyonlarında iki ayrı eski film gösterilir. Dikkatimi çekip, bunu mutlaka bulmam lazım, moduna girip, duyduğum repliği arattım ve Young Frankenstein olduğunu gördüm. Neredeyse bir yıl olacak üzerinden geçen zaman ama bu hafta nihayet izleyebildim vee mutluyum! Beklentilerim boşa çıkmadı ve güzel iki saat -yaklaşık- geçirdim.

51b8e4f6c583a19407

Absürd komedi de diyebileceğimiz film, 1974 yapımı bir Mel Brooks filmi. Başrolde Dr. Frankenstein’ın torunu rolünde Gene Wilder’ı görüyoruz. Aynı isimle, yine bilim alanında uğraş veriyor olmanın getirisi olarak bu ismi bir miras gibi taşımak kahramanımızı bir miktar çileden çıkarıyor olsa da, sonradan olaylar yön değiştiriyor ve young Frankenstein büyükbabasının deneylerini devam ettiriyor. Bu süreçte kendisine Igor (Marty Feldman) ve Inga (Teri Garr) yardımcı oluyor. Canavar ise Peter Boyle tarafından canlandırılmış.

Deneyler sonucunda cansız bir bedene Okumaya devam et “Klasik Komedi: Young Frankenstein”

Silgili Kalem

Şiirsizlik iyi gelmiyor bize. Geçen seneydi. Kalbim kolay ısınıyordu. Bir çocuk fotoğrafı ya da aynı diziye başlamak yeniden. Küçük küçüktü ama yanakların kızarır. Sağdan soldan kule eskizlerim çıkıyor, anlam veremiyorum. Hâlâ izliyor musun? Bir şarkı insanı en fazla ne kadar etkileyebilir? Beni biraz olsun tanıyana sorsan, ucu bucağı yok. Sanki o sırada evreni duraklatıyorlar, öbüründe seni sevip geliyorum. Oda is kokuyor, burnuma Karadeniz. Düşünce gücü … Okumaya devam et Silgili Kalem

Sona Yaklaşırken

Ruh halimin özeti: Nisanın başlarıydı. Bir gece, son altı yılımı geçirdiğim yerden taşınmak için çok sağlam dua ettim. ‘Taşınmak için yapmayı akıl ettiğin ilk iş dua etmek mi?’ diyenleriniz olabileceği gibi, ‘Kız her şeyi denemiş demek ki abi!’ diye düşünüp olayı kavrayan süper zekalarınız da olacaktır. Hangisi olmalıydı, emin değilim. Çünkü inançlarıma rağmen, karşılaştığım tüm sorunları kendi çabalarımla çözebilecekmişim gibi yaşıyorum. Çünkü hayatınız bir şekilde … Okumaya devam et Sona Yaklaşırken

Grease

Ocak sonu-şubat başı sıraları hayatımın en film-yoğun zamanlarıydı sanırım. Yarıyıl tatilim bir hafta, ardından gelen stajım en kolayı olunca, günde 3 filme kadar çıktığım oldu. Bu maratonun öne çıkanlarından biri de tesadüfen açtığım Grease. Hala, nasıl oldu da şimdiye kadar izlemedim, diye düşünüyorum. Bırak izlemeyi, duymadım bile. Tuhaf, çünkü çocukluğumda o soundtracklerin çoğunu bildiğime eminim.

Şimdi müzikleri düşününce heyecanlanıyorum tabii. Önce filmden kısaca bahsedeyim:

Grease, 1950lerin Amerikan gençliğini ele alan 1978 yapımı bir film. Aynı isimli Broadway müzikalinden uyarlanmış. Yönetmenliğini Randal Kleiser’in üstlendiği filmin başrollerinde John Travolta ve Olivia Newton-John’ı görüyoruz. Benim için Travolta’yı rock’n’roll yaparken, tabir yerindeyse omuzlarını zıplatarak yürürken görmek eğlenceli olduğu kadar travmatikti.

Film aynı isimli soundtrackle açılıyor. Okumaya devam et “Grease”

Sade

Hayatta neyin uğruna savaşmalı, neyi geldiği gibi kabul etmeliyiz? Son yılların gözde sorusu/sorunu bu bana. Yolum ne yapsam buraya varıyor. Tevekkül doğru, tevekkül hak. Ama o çizgiyi nereye çizeceğiz? Nereye kadar mücadele, nereden sonrası teslimiyet? İnsanın kendini tanımasından bahsedilir ya, ne kadar tanıyabiliyorsunuz kendinizi? (Kendimi ayırdım, çünkü ben çözemedim kendimi. Daha çok yolum  var.) Ya da tanıyorsunuz diyelim. Bu tanıma, yönlenmenizde ne kadar etkili oluyor/olabiliyor? … Okumaya devam et Sade

Tell me if you wanna go home~

Giriş klasik aslında. İkisi de müzikle uğraşan çift, hayallerinin peşinde Newyork’a taşınır. Gretta (esas kız) bu işte beraber olduklarını zannederken, ilk fırsatta aldatılır ve arkadaşına taşınır. İyi kalpli arkadaş Gretta’yı kafa dağıtmaya dışarı çıkarır. İsteyenlerin performansını sergilediği barda, Gretta arkadaşı tarafından sahneye zorlanır. Her şeyin başladığı nokta da burasıdır. Benim, ki birçoğunuz için de öyle olur, en sevdiğim sahnelerden biri de. Buradan itibaren olaylar gelişiyor. … Okumaya devam et Tell me if you wanna go home~

Fark Etmez ki*

Binaların yüksek. Kenarlarda yürüyorum, duvarlara yapışık. Hiçbir saniyem boşa gitmesin, tek isteğim bu. O uçağa adım atana kadar tenime işleteceğim seni sanki. Sanki ne kadar sık nefes alırsam, o kadar içimde kalacaksın. Sanki, sadece benim ol. Cadden özgür. Cadden kayıp. Sanki görünmezim selin ortasında. Sanki kanatlanıp uçsamla aynı düşüp bayılsam. Değerlendiriyorum. Bilinmemeyi, görülmemeyi, umursanmamayı; yalnızlığımı alıyorum baş ucuma. Gözlerimi ayırmıyorum üzerinden. Dalıp gitsem, sabahım daha … Okumaya devam et Fark Etmez ki*

Atak

Perdeler kapalı uyuyacağım bu gece. Bazen sadece hayalsin sanıyorum. Herhangi biri. İçinde yaşayıp yaşayıp, gerçeğe döndüğümde, derin bir nefese dönüşen. Ama peşinden koşmayı sanki artık beceremeyeceğim… Ben bittim. Barışamıyorum. Bir mutluluğun aslında ne olduğunu bilmek lütuf, bir de her koşulda hayal kurabilmek. Hayal kuramıyorsan ne önemi var? Hayal de kuramıyorsam neyin önemi var? Yüksek binalarının arasında içmeden sarhoş sallanırken ben, güldüm. Hiç gülmediğim kadar. Şimdiyse … Okumaya devam et Atak

Çok Yüksek Fazla Derin

‘We are a lullaby, an everlasting song’ İçimde kaynayan bir ateş… Yıldızların bu gece şehrin ışıklarıyla uzaktan yakından alakası yok. Bu gece bizim. Sana ondan bahsederken kalbimi içimde zor tuttum. O an ‘Hadi!’ desen merdivenleri uçarak ineceğim sanki. Sanki kapının önünde sihirli bir halı. O kadar patlamış, o kadar inanmıştım. Saniyeler sonrasında doldu gözlerim. Ben anlamadan daha, ağlamak üzereydim. O bende, duygu patlamalarının da en … Okumaya devam et Çok Yüksek Fazla Derin

Songs Of Innocence

Çoğumuzun malumu, geçtiğimiz hafta U2’nun yeni albümüyle tanıştık: Songs of Innocence. Benim haberi alışımın Twitter aracılığıyla olması, artık bu mecrayı daha ciddiye almam gerekiyor gibi hissettirse de, henüz oralara çok uzağız (Söz konusu eleştiri mi? İtinayla konudan sapılır). Albümle ilgili yorumları derleyip buraya taşımak istesem de, hemen hepsi, değerlendirmeden ziyade iTunes kullanıcılarına albümün ücretsiz sunulması hakkında. En azından şimdilik. Ama haklarını vermek gerek, olay büyük! … Okumaya devam et Songs Of Innocence

Denklemden Kumarı Çık

-Bir çay içeriz, demiştim. Kimlik karmaşası, kavram karmaşası, ortam karmaşası, karmaşalar, karmaşalarımız… Anaokuluna gitmedim ben. Birinci sınıfın ilk günü, hepimizi sıraya dizip, üstlerimize ‘İlköğretim Haftası’nın harflerini yapıştırdılar birer birer. Aşı olacağız sanıp çok korkmuştum. Annemi ararken müdür yardımcısına ‘Teyze, annem nerede?’ dedim. O günden beri her sene okulun ilk günü çok karmaşık. ‘Ne giyeceğim?’ seansını bile başlayıp başlayıp yarım bıraktım. Bu, durumun ciddiyetini anlatmalı. -Günlüğüm … Okumaya devam et Denklemden Kumarı Çık

Paylaşmadan Duramayacağım Şeyler Var

“Dancing in the deepest oceans  Twisting in the water  You’re just like a dream” Adını ilk duyuşum -aslında görüşüm- her ay okumadan rahat edemediğim, bir bakıma vazgeçilmezim olan, iyi ki de olan o dergi sayesinde oldu. Artık nasıl anlattıysa yazan, ‘Kimin nesiymiş ya bu? Nasıl oldu da hiç duymadım adını?’ diye geçti içimden. ‘Kimsenin müzik dinleme hakkı elinden alınmamalı’ demişti. Yazıyı okuyup bitirdikten sonra araştırdım … Okumaya devam et Paylaşmadan Duramayacağım Şeyler Var