Nokta

Nasıl anlatılır ki bu? Bir erkek, bir kız… Berbat bir pozisyon… Belli bir geçmiş, belli bir sevgi-saygı… Olmaması gereken davranışların yanında olması gereken duygular… Olmaması gereken niyetlerin arasında kalan temiz duygular… Nasıl söylenir ki bu? “Beni kırdın” “Yanlış yaptın” “Ağzına s.çtın” Nasıl açıklanır? “Bilerek olmadı” “Ben istemedim, vücudum istedi” “Karşı koyamadım” “Olmadı, yapamadım, dayanamadım” Bunu ne haklı çıkarır ki? “Erkekle kız yan yana olmaz” “Ateşle … Okumaya devam et Nokta

Paslanmış Kaptan Dökülenler…

Sen, benim üç harfli mucizem… Sen, kuytularda bulduğum eşsiz pırlanta… Sen, hayatımı yaşanır kılan, hayatımı var eden. Yokluğunda nefessiz kaldığım, varlığında boğulduğum… Sen, ellerimi her semaya kaldırdığımda parmak uçlarıma tüy gibi öpücükler konduran yağmur damlaları… Sen, kışın içmek istemediğim salebin yanında gelen Sinop kestanesi… Sen, pazarda bağıran çocuğun gözlerindeki ışıltı, elinde sıkı sıkıya tuttuğu elma… Cebindeki bozuk paralar, kızarmış yanakları… Sen, dokunmadan sıcaklığını hissettiğim, dokunmadan … Okumaya devam et Paslanmış Kaptan Dökülenler…

-kayanyıldızlarım-

Tanışmamız nasıl oldu hatırlamıyorum bile, ama zaten ben böyle ayrıntıları hatırlayabilen bir insan değilim. Biliyorsun… Basit bir adamım ben, sevgim de basit, nefretim de… (intikam duygularım basit değil ama onu da gerçekleştirebildiklerim enderi nadirattan hepimizin de bildiği üzere 😉 ) Birini seversen seversin, sevmezsen de sevemezsin, aslında hayat bu kadar basit bizim gibiler için. Belki az belki çok… Basit insanlarız biz, kompleks olamadık hiçbir zaman. … Okumaya devam et -kayanyıldızlarım-

“korku-koku”

Korkularının sizi köşeye kıstırdığını hissettiniz mi hiç? Veya size sınırlamalar getirdiğini? Başkaları ne yazdığımı okuyup anlayacak korkusuyla yazamamak… Evet evet, anlamayacak değil, anlanacak olma korkusu… ( S: Şair burada ne demek istemiş sizce çocuklar?  C: Belki de anlaşılmak istemediğini ifade etmeye çalışıyormuştu nerden bilelim biz? ) İstenmeden görünme korkusu bir yerde… Eski sevgiliyi hatırlattığı için belli sokaklara gidememe korkusu gibi… Bayağı sokağın başına gelince öyle … Okumaya devam et “korku-koku”

onuctemmuz

Biliyorum, bazı şeyleri ne kadar istesem de değişmeyecek… Selam olsun gidenlere, selam olsun geride onları beklemeyi reddedenlere… Hep kaybettiğimizde mi anlarız elimizdekilerin değerini? Hep yatakta tek başına karanlık geceyi karşılarken mi buluruz doğru sözcükleri, sevdiğini söylemek bu kadar zor mudur gerçekten? Hep son anımızda mı anlarız elimizdeki huzurun yavaş yavaş kaybolduğunu? Dışarıda kaldığımızda mı anlarız, içeride olmanın değerini? Kapı yüzümüze çarptığında mı anlarız acıyı? İçini … Okumaya devam et onuctemmuz

(d)uygu

Yataktan kalkmak alışkanlık mıdır ihtiyaç mı? Yataktan kalkmadan kaç gün geçirebiliriz veya geçirebilir miyiz? Alışkanlık mı her sabah yataktan kalkıp yüzünü yıkamak? Alışkanlık mı her sabah herkese günaydın demek, gülümsemelerini sağlamak için türlü türlü şekillere girmek? Alışkanlıklarımız mı tanımlar bizi, yoksa biz mi tanımlarız onları? Alışkanlık haline gelmesi için gerçekten bir süre geçmesi gerekir mi yoksa sadece sevdiğimiz için bir şeyi alışkanlık klasörümüze atıp yanımızda … Okumaya devam et (d)uygu

Gecikmiş Bir Doğum Günü Yazısı…

“Kutlamak için bir şeyler mi bulmalıymışız?” dedi yüzündeki çok-da-umursamıyorum-aslında bakışı yüzümde gezinirken. Elindeki hediye paketi gözümden kaçmıştı düşüncelerimde yüzdüğümden… Nasıl son dönüşü kaçırırsanız otoyolda, ben de kendimi toplamak için gösterebileceğim son istek demetini ellerimden uçup giden balonlar gibi kaçırmıştım. Verecek cevap bulamadım, mavi gözlerinden hafif bir hüzün geçerken, neden ve nasıl bir dünyada olduğumuzu bile unutmuştum, her zaman olduğu gibi… O gözlerle size öyle baksa … Okumaya devam et Gecikmiş Bir Doğum Günü Yazısı…

Ordanburdan-Sendenbenden

Bugünkü yazım bazı teknik aksaklıklardan dolayı biraz rahatsızlık verebilir, bu inkar edilemez bir gerçek. Fakat hataların hoş görülmesi de bir erdem değil mi bir yerde?

Tamam, hiçbirimiz mükemmel değiliz özümüzde ama insanı mükemmel kılan hatalarını kimin yaptığı veya doğru zamanda doğru hatalar yapması değil midir bir yerde? Doğru hata diye bir şey var, evet. Komponentleri de doğru kişi ve hata yapan başka bir kişi. Hatalar da aynı kişiler gibi eşsiz, aynı onlar gibi bi’ tane ve kendi renklerinde değil mi?
Hatalar bulutlara benzer. Bazıları önceden habercisidir gelen yağmurun, bellidir amacı da, durumu da. Bazılarıysa ne olduğunu yağmur yağana kadar anlatmayan, ketum bulutlardır. Koyu renk olup ardında kocaman bir güneş saklar bazısı. En iyisiyse pamuk gibi olan, güneşle kucak kucağa olup onu saklamayan, paylaşan mütevazı bulutlardır. Gözünde gördüğün yaş kadar temiz, o kadar saf ve ilktir o bulut. Kar kristalleri gibidir göz yaşları da. Aynada akşam makyajını silmiş yüz kadar çıplaktır karşında. Ve her yüz gibi yepyenidir. Her yüz gibi özeldir, her yüz gibi bir hikaye anlatır çizgileri, yaraları, kırışıklıkları ve ortasında dipsiz kuyu gibi derinden bakan gözleriyle…

Yağmur, yine yeni yeniden…

İnsan agresif müzikler dinleyince yazı da yazamıyor ki… Hayatımız -en azından tıpzedelerin hayatı- aynı şekilde agresif müziklerle geçiyor çoğu zaman, agresif hayatlarda, agresif zamanlarda. Çoğumuzun anlayışı her konuda farklı; ne müzik zevkimiz aynı, ne hayat görüşümüz. Ama birleştiğimiz tek bir nokta var: “Tıp zor”. Doğrudur, yanlıştır denemez bu görüşe ama ortak kanaatimiz bu yönde, zira birinci sınıf olsun beşinci sınıf olsun hepimizin başında inanılmaz derecede … Okumaya devam et Yağmur, yine yeni yeniden…

Şeytanlar ve Tüyleri

Bir şeytan tüyü olmak şu dünyada…

Herkesten her şeyden izole olabilmek bir yerde. Ne yoksullukla muhatap olmak zorunda kalmak, ne kalp kırıklığının ne demek olduğunu bilmek.

Kendi kendine kalmak bir sorun olmazdı, kalabalıklarda kaybolmazdım. İnsanların yüzlerine bakıp da mutsuzluğu görmezdim, şeytan tüylerine bakacak herkes zaten hayattan beklentileri olan, mutlu olan insanlardır. Standart olarak mutlu olanlarla başlarsın zaten. Hem şeytan tüyleri yan yana uçmazlar ki, hep bir başlarına dolaşırlar dünyada… Yalnızlık aklıma gelmezdi o yüzden. Neden sabah yanımda olanlar akşam beni aramıyorlar diye üzmezdim kendimi. Hem kolları arkadaşlarıdır onların, başka arkadaşa ne gerek var ki?

İstediğim her yere uçabilmek isterdim, binlerce kolum yardım ederdi bana, en ufak bir esinti yeterdi. Rüzgâr sadece benim için esmek zorunda olmazdı, kuvvetli olmasa da, çok yakın bir yere götürse de gittiğim her yerde mutlu olabilirdim. Pencerelerin renklerini ayırt etmeye çalışırken bile geçer giderdi zaman, kollarım sayısınca farklı renk tonunu ayırt ederdi olmayan gözlerim. Farklı yönlerini görebilirdim dünyanın, kollarım sayısınca, hatta çok daha fazla pencerem olurdu, sadece tek küçük penceremdeki aynı gökyüzünde kalmazdı gözlerim. Yıldızların binlerce günde farklı farklı geçişini izleyebilir, ayın diğer yüzünü görebilirdim, sıkıldığımda atmosferden uzayın sonsuzluğuna uçabilirdim. Sırtımda hiçbir yük, hiçbir fazlalık olmazdı. A’nın üstündeki şapka gibi olabilirdim, varlığım veya yokluğum beni özellikle arayanlar hariç kimse tarafından fark edilmezdi, böylece sahte arkadaşlıklardan korunmuş olurdum kendiliğinden.  Hafif de olurdum aynı zamanda, istenen her boşluğa sığabilirdim. Ya da istemediğim boşluklara kollarımı şişirip sığmazmış gibi taklit eder, başka bir esintiyle başka bir dünyaya doğru sakin ve sessizce uzaklaşırdım…

Eğer hayaller Okumaya devam et “Şeytanlar ve Tüyleri”

Biraz Kişisel Bir Şey

Yer: Türkiye.

Öyle çok da uzak bir yer değil olayın geçtiği mekân, Akdeniz. Hani şu güneşlenip tatil yapılan, Rus veya başka turist “kardeşler”imizin geldiği bölge. Hani Akdeniz Tıp var, mikro cerrahide dünyaya meydan okuyorlar. O güzelim Akdeniz’in Osmaniye isimli küçük beldesinde geçiyor olay.

Sahne, tanıdık, otuz üç senelik bir sahne hem de. Eczanedeyiz.

Gel gelelim, diyalog tuhaf, hatta Türkiye’ye aşina olmayan biri için anlaşılmaz bile sayılabilecek derecede değişik.

Bilmem bilir misiniz, eczanelerden ilaç aldığınızda -reçeteli olsa bile- sizden belli bir miktarda para isterler. Fark derler veya muayene ücreti. İşte o para kavga konusu olan, her zamanki gibi. Müşteri (zira kendisi “hasta” kategorisinden çoktan terfi etmiş) eczacının üstüne yürüyor. Eczacı suçlu, dünyanın borcunu çıkartmış hastaya! Dövülmesi lazım illa ki…

Kamerayı çevirelim, mahut bölgelerden birinde bir okula çocuğunun kaydını yaptırmak isteyen veliyle güvenlik görevlisi kavgada. Mesele ne mi? Türkçe bile konuşamayan görevli, Türkiye’de bulunan kimliğinde T.C. uyruklu yazan vatandaştan, sözüm ona Suriye’den gelen mağdur(!) Suriyelileri koruyacak.  Kimi kimden koruyorsun diye başka bir kavga çıkıyor az ilerde…

Ve evet. Burası Türkiye. İsimlere takılmayalım “Kürdiye” de olabilirdi. Veya “Ermenistan” veya “Lazistan” veya “Gürcistan” hatta şehir devletleri de olabilirdik “İzmirliler, Mardinliler, Afyonkarahisarlılar (evet bu kelimeyi çok beğeniyorum:))”. İsim gerçekten bu kadar önemli mi? Çok değil, yüz sene önce birbirleriyle omuz omuza çarpışan insanların kurduğu, şimdiyse insanların birbirlerinin yüzüne bile bakmadığı, bakmak istemediği ülke. Oysa çok da uzak değil hepimizin beraber olduğu zamanlar. “Ciğerci” bir zamanlar kediler için vardı, hastası olan evin önünden satıcılar bağırmadan geçerdi. Öyle bir memleketti ki burası, Okumaya devam et “Biraz Kişisel Bir Şey”

Yağmur

Peşinden koşulan mükemmellikler vardır hani. Ulaşmak için ömür tüketilen mükemmellikler. Hani bazen elde de edersin o peşinden koştuğun “m”yi, eğer şanslıysan. Ama… bu nasıl söylenir? Mükemmel bile bazen mükemmel değildir. Farklı bile değildir diğer mükemmelliklerden. Sanki senin kılacak bir farklılığa ihtiyacı vardır da o eksiktir. Bilmem bileniniz var mı…

Mükemmeli bile farklı kılacak bir şeylere ihtiyaç duyar bazen insan. Mükemmel sadece kelimedir, yaşam değildir. Aslında mükemmel var bile değildir. Mükemmel gerçekten mükemmel değildir bazen… Ulaşılmazda denersin şansını, ama ulaşılmaz her zamankinden daha uzaktır, daha anlaşılmazdır. Aslında öyle zamanlarda deseler ki “ulaşılmazı erişilir kılacak olanı bulduk” o bile çekici gelmez inanın, sanki dünya boştur, sanki dünya dolu olması gerekirken boştur işin kötüsü. Her şey saçmadır, hiçbiri mantıklı değildir.
Ve sonra…
Şimşek çakar. Ve…

Yağmur yağar.
Bütün inatlara, bütün inanılmazlıklara, bütün isteklere -anlamlı ya da anlamsız- her şeyin, herkesin üstüne yağmur yağar.

Yağmurda bulursun, aradığın, belki de unuttuğun farklılığı.
Yağmur, yağmur ki Okumaya devam et “Yağmur”

Şehre Veda

Başa not: Yazmak. Yazmaya çalışmak en azından. Bir zamanlar nefes almak gibi olan bir şeyken şimdilerde denizde boğulmaktan farksız olan bir şeyde yine de diretmek… “Old habits die hard”

Nefes alışın geri gelmesini beklemek, nefesini tutup yine de ümitle beklemek… Onun kokusunu hayal ederek, ilk aldığım nefes onun olacak, ilk aldığım nefes o kokacak düşüncesiyle beklemek…
Hayal edin…

Hiçbiri birbirini ismen tanımayan, ama hepsi aynı şekilde gülen, aynı şekilde ağlayan, aynı şekilde sevinen, aynı şekilde selam veren, aynı şekilde yürüyen insanlardan oluşan bir şehir. Öyle bir şehir ki, düşene kalkana kadar yardım edilen, ismi bilinmese bile kalbi bilinen bir şehir. Nefes alınabilinen bir şehir. Sadece nefes alınabilinen. Daha fazlasına gerek var mı ki zaten? O şehirde bir kız.
Kaybolan ve kaybeden…
Yolları kaybeden, adresleri, tarifleriyle beraber…
Sevdiklerini, bağlılıklarıyla beraber, bütün halleriyle…
Şimdilerdeyse kaybedecek bir şeyi kalmadığından sokaklarında kendini kaybeden bir kız… Yürüyerek. Ve kolayca…
Kendini kaybedene kadar yürümesi, kaybettiklerini aradığından değil.

Sokaklarda boş boş tek başına yürürsün bazen. Sadece yürümek için… Yürümek bahsedilen kadar basit değildir, o kadar boş da değildir. Yürümek (hem de tek başına) herkesin kaldırabileceği bir şey de değildir…
Şehri Okumaya devam et “Şehre Veda”

Herşey hakkında hiçbirşey

Başa not: Hangi şekilde yazılabilir ki insanın kaderi? Biliyor olsa bile kim değiştirmeye cesaret eder kaderini? Kim der ki “ben daha iyisini yapabilirim, daha iyisini yazabilirim…”

Kim?

Sorularla başlar bütün uykusuz geceler. Ve soruların sabahında elde kalan tek şey gözyaşlarıyla çözülemeyen daha fazla beyin çengelleri olur…

Karanlığı sorabilir misin ışığa? Karanlık olmadan uyuyabilir, ışık olmadan yaşayabilir misin doyasıya? Zihnindeki gürültüleri aktarabilir misin şimşek olmazsa? Gök gürültüsü mü daha korkutucudur gece boyu, bıkmadan, usanmadan, defaatle seni zıplatan uykundan, adeta rahatlamanı bekleyen, yoksa şimşek mi bir görünüp -her ne kadar korkutucu olsa bile bir an sonra- kaybolan? Gündüze yükleyebilir misin aynı anlamı? Sinek vızıltıları arasında anlatabilir mi sana şimşeğin gök gürültüsüne dönüştüğü efsaneyi?

Karanlık anlatır mı derdini gözlerini kocaman açmayanlara? Nazlıdır, kibardır sanılanın aksine, belki de yeryüzünün en narin en kırılganıdır, kemanın en tiz telidir; hem çıkardığı ses hata Okumaya devam et “Herşey hakkında hiçbirşey”

-noktalı virgül-

Hani gelmiştir ya hepimizin başına. Yazmak isteyip de yazamadıklarımız. Yaşamak isteyip de yaşayamadıklarımız. Noktalamak isteyip de altına virgül attıklarımız. Bu yazı onlar hakkında…

Şimdiden özür diliyorum, bütün dünyadan. Noktalarını tamamlayamayan pek çok insan gibi ben de sanırım virgüllerle doğdum. Zayıf değiliz belki, belki de zayıfız bazılarına göre ama zayıflık dediğin nedir ki? Kişiden kişiye göre değişmez mi bütün duygusal kavramlar gibi? O da kendi içinde bir eksikle, bir yanlışlıkla gelmez mi? Duygu gibi hasarlı değil midir içinde bir yerlerde? Sübjektif değil midir her virgül gibi, neyi kimden ayırdığı pek de belli olmayan? Okumaya devam et “-noktalı virgül-“

“ilk-yaz”

Hani bazı şarkılar vardır, nefessiz bırakır dinlerken.

Aslında önceden dinlenmemişlerdir, ama bir yerde bağlıdırlar anılara en can alıcı yerinden.

Anı akışından nefes almaya vakit bulamaz, hayatı değildir akan sanki, yaptığı yanlış seçimlerdir an be an gözüne sokulan kürdan gibi. “Nasıl yaptım ben bunu” diye düşüncelere dalar, belki yürünen yolu belki de denize düşmek üzere olduğunu bile göremez kişi o yoğunlukla…

Okumaya devam et ““ilk-yaz””