Tell me if you wanna go home~

Giriş klasik aslında. İkisi de müzikle uğraşan çift, hayallerinin peşinde Newyork’a taşınır. Gretta (esas kız) bu işte beraber olduklarını zannederken, ilk fırsatta aldatılır ve arkadaşına taşınır. İyi kalpli arkadaş Gretta’yı kafa dağıtmaya dışarı çıkarır. İsteyenlerin performansını sergilediği barda, Gretta arkadaşı tarafından sahneye zorlanır. Her şeyin başladığı nokta da burasıdır. Benim, ki birçoğunuz için de öyle olur, en sevdiğim sahnelerden biri de. Buradan itibaren olaylar gelişiyor. … Okumaya devam et Tell me if you wanna go home~

Songs Of Innocence

Çoğumuzun malumu, geçtiğimiz hafta U2’nun yeni albümüyle tanıştık: Songs of Innocence. Benim haberi alışımın Twitter aracılığıyla olması, artık bu mecrayı daha ciddiye almam gerekiyor gibi hissettirse de, henüz oralara çok uzağız (Söz konusu eleştiri mi? İtinayla konudan sapılır). Albümle ilgili yorumları derleyip buraya taşımak istesem de, hemen hepsi, değerlendirmeden ziyade iTunes kullanıcılarına albümün ücretsiz sunulması hakkında. En azından şimdilik. Ama haklarını vermek gerek, olay büyük! … Okumaya devam et Songs Of Innocence

Paylaşmadan Duramayacağım Şeyler Var

“Dancing in the deepest oceans  Twisting in the water  You’re just like a dream” Adını ilk duyuşum -aslında görüşüm- her ay okumadan rahat edemediğim, bir bakıma vazgeçilmezim olan, iyi ki de olan o dergi sayesinde oldu. Artık nasıl anlattıysa yazan, ‘Kimin nesiymiş ya bu? Nasıl oldu da hiç duymadım adını?’ diye geçti içimden. ‘Kimsenin müzik dinleme hakkı elinden alınmamalı’ demişti. Yazıyı okuyup bitirdikten sonra araştırdım … Okumaya devam et Paylaşmadan Duramayacağım Şeyler Var

Itrî ile Hasbihâl

“Sâyesi düşmez yere bir böyle nahl-i Tûr’sun     Mihr-i âlem-girsin başdan ayağa nûrsun”      Itrî 2012 yılı, büyük Osmanlı bestekârı Buhûrîzâde Mustafa Itrî Efendi’nin ölümünün 200. yılı olması münasebetiyle, UNESCO tarafından “Uluslararası Itrî Yılı” olarak kabul ve ilân edilmiş bulunmaktadır.* Sahip çıkamadığımız değerler, kıymet bulabildikleri yerlere doğru birer birer göç ediyor. Neleri muhafaza ettiğimizi ve neleri muhafaza edemeyip elimizden kaçırdığımızı sorgulamamızın vakti gelmiştir. … Okumaya devam et Itrî ile Hasbihâl

Tracy Chapman

Tracy chapman! Evet, bu ismi ilk duyduğumda birçoğunuz gibi bana da hiçbir şey ifade etmiyordu. Ancak şu anda, bu durumdan utanıyorum desem yeridir. Aslında her şey şehirler arası bir yolculuk için bindiğim otobüste başladı… Koltuğuma oturduğumda ön cepte duran dergi dikkatimi çekti ve biraz kurcalamak istedim. İşte tam da dergiyi kurcalarken “Tracy Chapman” ismi dikkatimi çekti. Merak ettim ve okudum. Sizlere de kısaca bahsetmek istiyorum. … Okumaya devam et Tracy Chapman

Müzik Evrenseldir!

Sınırlara sığdırılamayan duygular bir yol bulup havaya, suya, toprağa, insanlara, başka başka zamanlara akar. Uzak diyarlardan gelen çöl rüzgarı ile kavrulursunuz o vakit. Bilmediğiniz bir dildeki yakarışla yandığınızı fark edersiniz. İlk duyduğunuzda nutkunuzun tutulmasına hadi tamam dersiniz de, dinledikçe içinize açtığı çukur derinleşir; ses tırmanır, yakarış yükselir…Gelen ses çok ötelerdeki bir yerdendir.

Üniversitesinden atılmak pahasına tarzından ve özgünlüğünden ödün vermeyen İran’ın yasak sesidir eşlik ettiğiniz. Cümlenin sınırına çarpa çarpa Okumaya devam et “Müzik Evrenseldir!”

Doktor Mûsıkî

İlk çağlarda insanlar tarafından birbirleriyle iletişim kurabilmek için kullanılan müzik, zamanla daha farklı görevler edinerek günümüze kadar varlığını devam ettirmiştir. O kadar ki, ilkel insanlar müziğin ritim duygusu üzerindeki tesirini kullanarak topluluk halinde yapılan gündelik işlerinde kullanmışlardır. Daha sonra bazı topluluklar tabiat olaylarından korkup, Yaratıcı’ya müzik ve dans eşliğinde farklı tapınma yolları geliştirmişler ve bu şekilde felaketlerden korunduklarını düşünmüşlerdir.

Türkler için ise “müzik” bundan çok daha fazlasını ifade eder. Çin kaynaklarından öğrendiklerimize göre, Çin Seddi’ni aşan Türk süvarilerinin ellerinde davula benzer çalgı aletleri bile görülmüştür. Yine eski bir Çin seyyahından öğrenildiğine göre, Türkler seyahate çıkarken sazlarını da beraberlerinde götürecek kadar mûsıkîye düşkündür. Öyleyse tabir yerindeyse diyebiliriz ki, at üzerindeyken bile müzikten ayrı kalamayan bir ecdadın torunlarıyız. Bugün (belki de yeterince sahiplenmediğimiz için) Türk müziğinin Bizans, Arap, Acem ve hatta Yunan müziklerinden türediğini iddia edenler vardır. Oysa araştırmalar göstermiştir ki; gerek bu kültürlerin müzikleriyle bizim müziğimizin yapısı, gerek ulaşılan eski kaynaklar, gerekse oluşturulmuş olan klasik eserlerimizin zenginliğinin diğer müzik kültürleriyle ölçülemeyecek derecede zengin olması nedeniyle böyle bir iddia söz konusu bile olamaz.

Türklerin mûsıkîye düşkün olduğundan söz ettik. Bunun başlıca nedenlerinden biri de eski çağlardan beri mûsıkînin tedavi amaçlı kullanılmış olmasıdır. Yüksek tansiyondan kronik ağrılara, depresyondan kansere, migrenden uyuşturucu madde bağımlılığına kadar birçok hastalığın tedavisinde müzik kullanılagelmiştir. Müzikle terapinin eski çağlardan beri uygulanıyor olmasının yanı sıra, Selçuklu ve özellikle Osmanlı döneminde zirve dönemine ulaşmıştır. Sultan II. Bayezid’in akıl hastaları için su sesi ve müzikle tedavi emri verdiği Okumaya devam et “Doktor Mûsıkî”

İhmale Gelmeyen Şeyler Var

Şu boşluk hissi.

Bilirsin, mutlaka yoğun bir tempo arkasıdır. Ama n’olursa olsun sevgili ‘okuyan’, uyku önemli bir şey. İhmal etme.

Bu arada sıcaklar sadece beni mi hasta ediyor? Mide sınırlarıma girebilen tek şey şeftali.

Geçen sene. Kız kıza takılmalar zamanı. Eskiden çok sevdiğimiz, “Yirmi kişi çıksak göçmez mi bu?” diye düşündüren yıkıldı-yıkılacak o güzel ahşap binasında hizmet veren, ama şimdi taşınan, nargile kafe moduna bürünüp kendini aşağılayan (dolayısıyla artık önünden geçmediğimiz, ki nargileyle sorunumuz olduğundan değil, ne uzun parantez içi oldu bu), güzel kahveleri, güzel müziği olan o mekandayız yine. Bir şarkı başlıyor. Çok tanıdık, senelerdir bir şekilde dinliyorum. Ama kim olduğunu, ne olduğunu bir türlü çıkaramıyorum. Babamı aradım. Zaten onları çok fazla aradığım bir dönemdi. Allah’ım, ne dönemler geçiriyoruz. Neyse, müziği duyup duymadığını sordum babama. Duymuyordu tabi. Hoparlörlerden birine yaklaştım ama nafile. Sandalye çektim. Üzerine çıkıp Okumaya devam et “İhmale Gelmeyen Şeyler Var”

“All went to the university where they were put in boxes” :)

Hayatın o sıradan akışı içinde heyecanımızı kaybettiğimiz zamanlar çok fazla. Hatta belki denebilir ki, nadiren heyecanlanıyoruz, o kadar boş vermişiz. Kimse de kimseye kızamaz ki, en azından bizim ülkemizde, 7 yaşında, hatta 6, okullara adım atıyoruz ve kıyasıya bir rekabet alıyor başını gidiyor. Derslerin, puanların içinde kendimizi kaybediyoruz. Çünkü şartlar öyle bir halde ki, hep en iyi olmak zorundayız, hep en yüksek puanı almalı, en yüksek not ortalamasını tutturmalıyız ve böylece rakiplerimizin önüne geçebilmeli, istediğimiz yere gelebilmeliyiz.

Bu çabanın yanında, başka şeylere zaman ayıramıyoruz. Veya şöyle diyelim, görünmeyen zaman çok aslında, ama ne bizim aklımıza geliyor başka bir şeyler yapmak, yeni bir şeyler ortaya koymak, ne ailemiz bizden böyle bir şey bekliyor zira onlar için öncelikli olan, bizim kendi mesleğimizi kazanıp ekonomik özgürlüğümüze Okumaya devam et ““All went to the university where they were put in boxes” :)”